01.12.2007 16:25
Organize perakende sektörünün ekenomi politiği – Volkan Yaraşır
“Yeni” Kapitalizm = Enformalleşme + Taşeronlaşma
1970’lerin başında kapitalist sistem hem üretim yapısını, hem de kurumsal yapısını değiştirdi. Değişimin ekonomik ve siyasal boyutları bulunuyordu.
Vietnam Savaşı, emperyalizmin yenilebileceğini ve emperyalizmin halkların direnişi karşısında, “kağıttan bir kaplana” dönüştüğünü göstermişti. ABD bugüne kadar Vietnam yenilgisinin psikolojisini atlatamadı. Yaşadığı travma, emperyalist politikalarını ve saldırılarını etkiledi. Vietnam zaferi, dünyanın ezilenleri ve sömürülenleri için umut, isyan ve gelecek anlamı taşıdı.
Metropolleri 1968’de saran küresel ayağa kalkış, kapitalizmin krizini tetikleyen en önemli gelişmelerden biri olarak dikkat çekti. 1968 küresel ayağa kalkışı özünde, başka bir dünyanın arayışını simgeliyordu. Bir yandan refah toplumunun insanın ruhunu kadavra haline getirmesi ve tüketim terörünün kurbanına dönüştürmesi, öte yandan reel sosyalizmin ya da bürokratik sosyalizmin özgürlük ve eşitlik ütopyasını kirleten politikaları, 1968 eylemcilerini harekete geçirmişti. Her ne kadar 1968 merkez (metropol) ülkelerde yaşanan öğrenci eylemleri olarak bilinse ve öğrenci gençliğin hareket içinde azımsanamayacak bir rolü olsa da; 1968’in fazla bilinmeyen yönü Fransa ve İtalya’da devrimci durumun yaşandığıdır. İşçi konseyleri şeklinde örgütlenen Fransız ve İtalyan işçi sınıfı, ayağa kalkmış, refah toplumunun ve reel sosyalizmin dışında, “başka bir dünyanın arayışının” yol göstericisi olmuştu.
Bu iki faktör; yani Vietnam Savaşı ve 1968 küresel ayağa kalkışı, 1970’lerde kapitalizmin içine girdiği krizin siyasal boyutunu oluşturdu.
Kapitalizmin yapısal özelliklerine bağlı bir uzun dalga krizine girmesi, krizin ekonomik boyutunu oluşturacaktı.
1793-1970 arası kapitalizmin tarihinde yedi uzun dalga krizi yaşandı. Her kriz bir önceki birikim politikalarının yarattığı çelişkilerin ürünü olarak doğdu. Bu krizlerden dördünde kâr hadleri yükseldi, üçündeyse kâr hadleri daraldı, düştü. Kâr oranlarının azalması ve sıkışması krizlerin temel nedeni oldu. Ve bu içsel bir nedendi.
Esas olarak 1966’da, OECD ülkelerinde başlayan ve bütün dünya ülkelerine yayılan ekonomik kriz; sermayenin teknik kompozisyonunun bozulmasından kaynaklandı.
Bu da şu anlama geliyordu: Sabit sermaye ya da sermayenin değişmeyen kısmının büyümesi (sabit sermaye yatırımlarının hızla artması); artı değer ve ona bağlı olarak kâr oranlarının hızlı bir şekilde düşmesine yol açtı. Yani krize neden oldu. Kapitalizm, sabit sermaye yatırımlarını azaltarak krizden çıkmayı hesapladı. Sabit sermaye yatırımlarının yoğunlaştığı üretim alanlarını parçalara bölerek, “çevreye” dağıttı. Üretim dünya ölçeğine yayıldı. Dünya bir anlamda küresel fabrikaya dönüştü. Dolayısıyla küçük sabit sermaye yatırımlarıyla birlikte, kâr oranlarında bir toparlanma yaşandı. Bu süreç bir yanıyla da kapitalizmin finansallaşmasıyla sabit sermaye yatırımları arasındaki ters orantılı ilişkiyi ortaya koydu. Ayrıca finansallaşma süreci rantiyer tip kapitalizmin yükselişini simgeliyordu. Bütün bu gelişmeler kapitalizmin yeniden yapılanmasını ve aynı anlama gelen yeni bir sermaye birikim rejimini inşa etmesini beraberinde getirdi. Kapitalizm yaşadığı krize çözüm bulma uğraşındaydı. “Yeni” kapitalizm, enformalleşme ve taşeronlaşma şeklinde kendini formüle etti. Kısaca İkinci Dünya Savaşı sonrasıyla, 1970 arasındaki kapitalizmin genişleme dönemi sona ermişti. Kapitalizm kâr oranlarının düşme eğilimi sonucu girdiği krizden çıkış için yeni düzenlemeler yapmaktaydı.
İzlediği ekonomik politikalardan ikili amaç güttü: Kârını maksimuma çıkarmak istedi ve işçi sınıfının siyasi, ekonomik, demokratik ve her düzeydeki örgütlenmesini dağıtmayı hedefledi.
Kârını maksimuma ulaştırmak için bir dizi yöntem geliştirdi:
1. Bilginin metalaşması, tekelleşmesi yönünde ciddi adımlar atıldı. Bilgi tekelleşti, metalaştı. Saklandığı ve gizlendiği oranda değer kazandı. Bilgi en önemli üretim faktörlerinden biri oldu. Denetlenmesi önem kazandı.
2. Yeni teknolojiler kullanılmaya başlandı. Biogenetik, nano teknoloji ve bilişim teknolojisi üretim sürecine sokuldu.
3. Otomasyon yaygınlaştırıldı.
4. Radikal özelleştirme politikaları devreye sokuldu. KİT’ler tasfiye edildi. Devlet ekonomik aktör olarak devre dışı bırakıldı. Gece bekçisine dönüştürüldü. Eğitim, altyapı sektörleri, sağlık doğrudan kârlılık esasına göre yeniden düzenlendi. Devletin sosyal yönü özelleştirildi.
5. Stoksuz üretime geçildi.
6. Esnek üretim modelleri yaygınlaştırıldı. Üretim parçalandı. Taşeronlaştırma ve fason üretim genişledi.
Bu organizasyonların yanında işçi sınıfına yönelik şiddetli bir saldırı başlatıldı. Stratejik nitelikteki bu saldırı sınıfın sendikal ve siyasal örgütlülüğünü bütünüyle dağıtmayı hedefliyordu.
Bu süreç işçi sınıfının yapısında bir dizi değişiklikleri beraberinde getirdi.
1. İşçi sınıfının kapsamında olağanüstü bir genişleme yaşandı. Ama sınıfın organik birliği parçalandı. Atomizasyonu artı. Amorfe oluş süreci derinleşti.
2. Hizmet sektörünün önemi artmaya başladı. Bunun yanında bilişim sektörü gelişti.
3. Bilginin metalaşmasına bağlı olarak beyin iş gücünün proleterleşmesi yaygınlaştı.
4. Enformel sektör olağanüstü gelişti.
5. Yoğun bir proleterleşme sürecine girildi.
Üretim sürecindeki değişimler ise şöyle gelişti:
1. Esnek uzmanlaşmaya dayalı merkezsiz küçük üretim yaygınlaştı.
2. Değişken ve akışkan tüketici talebine karşı, çok hassas ve esnek bir sistem devreye sokuldu.
3. Tek ürünün baştan sonra üretildiği fabrikalar kapanmaya başladı. Merkez fabrika ve ihtiyaçların karşılandığı yaygın yan sanayi ya da organize sanayi bölgeleri devreye sokuldu.
4. Organize sanayi bölgeleri yeni işçi havzaları olarak öne çıktı. Ana fabrikanın ihtiyaçları bu alanlarda üretilmeye başlandı.
5. İmalat sektörünün yanında bilgisayar, enformasyon gibi yeni hizmet ve teknoloji alanları açıldı.
Bu gelişmeleri “yeni” dönem sınıf mücadelesinin seyri çerçevesinde toparlayacak olursak, metal sektörü dün olduğu gibi bugün de sınıfın lokomotif sektörlüğünü yapmaktadır. Ayrıca spekülatif sermayenin (kapitalizmin yeniden yapılanması sonucunda) birincil sermaye tipi olması, hızla perakende sektörü ve hizmet sektörünün önünü açtı ve gelişmesini sağladı. Bu faktör önümüzdeki dönem sınıf hareketinde ihmal edilemeyecek potansiyelleri içinde taşımaktadır.
Perakende sektörünün ekonomi-politiği
1970’lere doğru sanayide kâr oranları düşmeye başladı. 1973’teki petrol kriziyle bütünleşen bu süreç, kapitalist sistemi şiddetli bir kriz içine soktu. 1945-1970 arası, kapitalizmin genişleme dönemi bu krizle sona erdi. Yine aynı döneme damgasını vuran, yatırım yapan ve istihdam yaratan, sanayi sermayesi birincil ve başat özelliğini kaybetti. Spekülatif sermaye birincil sermaye tipi olarak öne çıktı. Uygulanan neoliberal politikalar bu gelişmenin altyapısını oluşturdu.
Spekülatif sermaye; finans kapitalin yani banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe geçtiği sermaye tipinin, ayrılmaz parçasıdır ya da olmazsa olmazıdır. Ve finans kapital emperyalizmin başat özelliğidir.
İçine girilen uzun dalga krizi, kapitalizmin hızla Casino/ kumarhane kapitalizmine dönüşmesini beraberinde getirdi. Paradan para kazanma esas alındı. Sıcak para hareketleri ve ticaret faaliyetleri ön plana çıktı.
Yatırım ve istihdam geriledi. Uluslararası tekellerin toplam kârlarında finans hareketlerinin belirleyiciliği arttı. Sıcak para hareketleriyle olağanüstü kazançlar elde edildi.
Birçok uluslararası tekel ve bu tekellere ait bankalar, ticaret alanına ve özellikle organize perakende sektörüne yatırım yapmaya başladı.
Perakende sektörü sokaktaki adamın 1 Lira’sını bile almayı hesaplayan organizasyonlara girdi. Sektör yiyecek, giyecek maddelerinden, dayanıklı tüketim maddelerine kadar sokaktaki adamın yaşamsal ihtiyaçlarına cevap veren tarzda yapılandı. Nakit paranın sokaktan, mahalleden, semtten ve büyük alış-veriş merkezlerinden toplanması yönünde adımlar atıldı.
Bu bir yanıyla küçük esnafın, üreticinin, tüccarın iflası ve tasfiyesi anlamına geliyordu. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması sektörde tekelleşmenin önünü açarken, onbinlerce esnafın iflasını beraberinde getirdi. Organize perakende tekelleri bir ahtapot gibi sektörün bütün alanlarına hükmetmeye, nüfuz etmeye başladı.
Türkiye’de neoliberal politikaların II. dönemi diye de adlandırabileceğimiz 1995’ten bugüne kadar, sektör hızla gelişti. 2000’li yıllarda büyük uluslararası tekeller artık Türkiye’deydi. Bugün sektördeki gelirlerin %90’ını ya uluslararası tekeller ya da uluslararası tekellerle evlilik yapan büyük sermaye gruplarının elindedir. Bu sermaye gruplarında dikkat çeken en önemli özellik, aynı zamanda bu grupların, uluslararası bir bankaya sahip olmalarıdır.
Bu süreç bir yanıyla da izlenen neoliberal politikaların tipik sonuçlarıydı. Uluslararası tekellerin yol haritası olan Washington Uzlaşısı’nın paralelinde hareket edildi. Uzlaşının en önemli maddelerinden biri olan finans ve banka sektörünün uluslararasılaştırılması ve uluslararası pazara açılması yönünde gelişmeler yaşandı. Perakende sektörü bu gelişmelerin somut yansıdığı alanlardan biri oldu.
Bugün uluslararası tekellerle bağı olan marketlerin arkalarındaki bankaları şöyle tanımlayabiliriz:
* Büyük sermaye grubu olan Sabancı Holding’in Fransız sermayesiyle ortak kurduğu CarrefourSa, Gima’yı satın aldı. Holding’in bankası Akbank’tır ve Akbank yakın zamanda City Bank’la ortaklığa girdi. Sabancı Holding, son yıllarda elde ettiği olağanüstü karlarla dikkat çekti ve bu karların büyük bir kısmının faizden ve finansal hareketlerden geldiği açıklandı.
* Yine büyük sermaye grubu olan Koç Holding’e bağlı Migros, Tansaş’ı satın aldı. Ayrıca bankacılık sektöründe YapıKredi’yi İtalyan sermayesi olan Unicredit’le satın aldı. Koç Holding, Migros’u satışa çıkardı. Başta enerji, finans ve dayanıklı tüketim maddelerine yöneleceğini açıkladı.
* Deutschebank’a bağlı Metro Grubu Türkiye’ye 90’lı yıllarda hızla girdi. Kısa zamanda Real, Bauhaus ve Praktiker gibi yatırımlar yaptı. Türkiye çapında kritik yerlerde örgütlendi.
* Tesco Holding İzmir’de etkili bir yerel market olan Kipa’yı satın aldı. Tesco Holding’in arkasında HSBC bulunuyor. Tesco, Kipa sistematik anti-sendikal politikalar izledi. Daha sonra Türkiye çapında hem makro, hem de mikro ölçekte yayıldı.
Türkiye’de uluslararası perakende tekelleri hızla yayılarak, kendi müşteri profillerine göre makro ve mikro ölçekli yatırımlar yaparak, geniş bir perakende ağı kurdular (1). Bu perakende ağından gelen nakit para ve olağanüstü kârlar hızla bankalara aktarıldı. Bankaların bir ayaklarının borsada olduğu düşünüldüğünde, Casino/kumarhane kapitalizminin çarkı kolayca görülebilir. Borsalar spekülatif sermayenin mabetleridir ve Casino/kumarhane kapitalizminin atardamarlarıdır. Aynı bankaların ayrıca devlete iç borç olarak kredi vermeleri ve olağanüstü faizlerle geri almaları, sermayenin saadet zincirinin vazgeçilmez halkalarını oluşturmaktadır. Yine aynı sermaye gruplarının Washington Uzlaşısı’nın bir maddesi olan ağır sanayi yatırımlarının ya da büyük KİT’lerin özelleştirilmesinde söz sahibi olması da düşündürücüdür. Perakende sektörü bu vektörlerle birlikte ele alınmalıdır.
Ayrıca HSBC’nin ve City Bank’ın uluslararası spekülatörler gibi çalıştıkları bilinmektedir. Bu spekülatör grupların dönemsel mali tsunamiler yarattığı unutulmamalıdır. Türkiye’de 2001 krizinden en kârlı çıkan bankalara baktığımızda durum daha da netleşmektedir.
Bu bağlamda perakende sektörüne yapılacak bir fokus, emperyalist güçlerin ve uluslararası tekellerin Türkiye’ye yönelik pazar kavgasını ve ekonomik savaşlarını kolayca ortaya çıkarabilir.
AB ve ABD kapitalizminin ekonomik ve nüfuz alanı olarak Türkiye
Türkiye enerji yollarının ve kaynaklarının, kıymetli madenlerin, su ve besin kaynaklarının bulunduğu bir coğrafyada yer almaktadır. Yeni jeo-politik Türkiye’yi Kafkasya ve Ortadoğu’ya ulaşmak, kontrol etmek hatta Rusya’yı kuşatmakta önemli bir konuma getirmektedir. İki emperyalist güç de bu jeopolitiğin farkında olarak Türkiye’yle ilişkiler kurmakta ve ekonomik ve nüfuz alanlarını bu doğrultuda genişletmektedir.
Bugün ABD emperyalizmi Ortadoğu’nun yeniden dizaynı yönünde işgal politikaları izlerken, bir başka kapışma ekonomik ve nüfuz alanlarında yürütülmektedir.
Özellikle Türkiye, AB ve ABD’nin ekonomik ve siyasi nüfuz savaşlarına sahne oluyor. Bu savaşların en somut yansımalarından biri perakende sektöründe yaşananlardır. Perakende sektörü finans kapitalin yeni yönelimine bağlı olarak öne çıkmıştır ve Türkiye’de AB kapitalizmi etkin bir pozisyondadır. Türkiye’ye perakende sektöründe yatırım yapan uluslararası sermeye içinde Avrupa kapitalizminin belirleyici olması önemlidir. Belki Tesco/ Kipa ve HSBC Anglosakson kapitalizminin bir parçası olarak düşünülebilir ama diğerleri doğrudan Alman yatırımı ya da Fransız ve İtalyan ortaklıklarıdır. Bu durum değişmeyecek ya da sektörde ciddi rekabet yaşanmayacak anlamına gelmemelidir.
Birkaç yıldan beri Wall-Mart’ın Türkiye’ye yatırım yapacağından söz edilmesi boşuna değildir.
AB Ortadoğu’da askeri anlamda atıl kalmasını, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleriyle girdiği ekonomik entegrasyon politikalarıyla aşmak istemektedir. AB bir anlamda “soft” politikalarla bölge üzerinde etkinlik arayışındadır.
Emperyalist kapitalist sistemlerin özünde bir farklılıkları yoktur. Ama emperyalist politikaları yürütmelerinde, yürütme şekillerinde, izledikleri taktik ve önceliklerinde farklılıklar gözlemlenmektedir. ABD kapitalizmi olağanüstü askeri gücünün etkisiyle daha agresif politikalar izlerken, AB kapitalizmi agresyonu dıştalamadan, ABD karşısındaki askeri zayıflığının farkında olarak, “meşruiyetine” dikkat eden, istikrarlı ve uzun vadeli ekonomik ataklar yapmaktadır. AB kapitalizminin Avrupa’daki toplumsal mücadeleden aldığı dersler, özellikle meşruiyet politikalarına “özen” göstermesini beraberinde getirmiştir.
Bugün Türkiye’de faaliyet yürüten Fransız ve Alman kökenli organize perakende tekelleri, “sosyal uzlaşma”ya önem vermeleri ya da bu yönde önem adım atmaları dikkat çekmektedir.
Kısaca bu şirketler, “Japon sendikacılık” adı verilen sendikanın sınıfsal yapısını bozarak “varlığını” kabul eden, hatta işçiyle bütünleşerek olası rekabete karşı, çalışanı diri ve ajitatif tutan, çalışanı şirkete angaje eden politikalar izlemektedir. Bu şirketler, sendikayı “hoş gören” bir tavır içinde olsalar da, özünde sendikayı “personel müdürü” konumuna getirmeye çalışmaktadırlar. Şirket böylece kendine yönelik reaksiyonları kolayca sendikaya yöneltebilecek ve sendikayı ehlileştirerek kendini her şartta ulaşılmaz ve tartışılmaz kılacaktır. Bu organizasyonlardaki diğer bir amaç da, olası ABD tekelleriyle yaşanacak sert rekabete hazır olmak ve bir “sosyal cephe” yaratmaktır. Çalışanların kanaatkar kılınması da ayrıca bir avantaj oluşturmaktadır.
Avrupa kökenli tekeller olası ABD tekelleriyle rekabet savaşlarında başarılı çıkmak için yukarıda bahsettiğimiz uygulamalarla sendikaları, çalışanları, çalışanların ailesini ve bölge halkını devreye sokmayı hedeflemektedir. Özce sendikal yapılar, “sosyal uzlaşma”da bir sandalyeye indirgenerek, sınıfın nesneleştirilmesi operasyonunun parçası haline getirilmek isteniyor. Sendikaların, açıkça sınıf işbirliğinin aparatı haline gelmesi hedefleniyor. Avrupa tekellerinin meşruiyet ihtiyacı ve sendikaları “hoş görme” tavrı, cehenneme giden yolun taşları olduğu unutulmamalıdır.
Sektördeki şirketlerin genel olarak işçi ve müşteri profili
Sektördeki uluslararası tekeller farklı müşteri profillerini hedef kitlesi olarak belirleyip, şirket organizasyonlarını buna göre yapmaktadır.
Migros genellikle orta ve orta-üst kesimlere hitap ederken, yeni satın alınan Tansaş ise Discount mağazacılık diye de tanımlanan bir konumda hareket ediyor ve alt gelir gruplarına hizmet veriyor.
Tesco/ Kipa önce İzmir merkezli faaliyet yürütmesine rağmen kısa zamanda ülke çapında yayıldı. Kipa da Discount mağazacılık yapıyor ve alt gelir gruplarını hedef kitlesi olarak belirlemiş durumda.
Carrefour orta ve orta-alt kesimleri hedef kitlesi olarak belirledi. Sabancı grubu Gima’yı satın aldı. Sabancı Holding yetkilileri agresif büyümelerini sürdüreceklerini açıkladı Gima, Carrefour Express’e dönüştü. Bu mağazalarda alt gelir gruplarına hitap ediyor.
Metro, konseptine uygun olarak toptan satış yapıyor ve hedef kitlesini esnaflar oluşturuyor. Real ise Discount mağazacılık yapıyor.
Perakende şirketlerin en dikkat çeken olgu, çalışanların işe girip, çıkmalarındaki sirkülasyon hızı ve yoğunluğudur. Şirketler sirkülasyonu sistematik ve özel bir politika olarak uyguluyor.
Sirkülasyon en başta yapılan işin geçici olarak algılanmasına ve işçinin kendini işçi gibi görmemesine yol açıyor. Bu bir yanıyla da sınıf kimliğinin ve bilincinin deformasyonudur. İşin geçici olarak görülmesi, çalışanda itaatkar bir kimliğin gelişmesini beraberinde getiriyor. Ayrıca işçi sirkülasyonu, sektörde bir işten atma stratejisi olarak hayata geçiriliyor. Sirkülasyon, işverenleri tazminat ödeme yükümlülüğünden de kurtarıyor. Bu taktiğin işçiler üzerindeki en yıkıcı etkisi, işsizlik korkusunu tetiklemesidir.
Organize perakende sektöründe çalışan işçilerin yakıcı olarak hissettiği duygu; kaygı, güvensizlik ve küçümsenmedir.
Sektördeki işçiler, bir tüketim “mabedinde” çalışmalarından kaynaklanan problemleri direkt olarak yaşamaktadır.
“Yeni” işçi profilinin özelliklerini taşıyan perakende işçisi, ekonomik şiddetin yanında (aldığı asgari ücret, açık bir ekonomik şiddettir), duygusal ve sembolik şiddetle de karşı karşıyadır (2).
İşçiler, sistematik nesneleştirme, değersizleştirme politikalarına maruz kalmaktadır. Bunlardan en önemlisi işçilerin şirketle özdeşleştirilmesi taktiğidir. İşçinin ruh ve bedeninin şirketle bütünleşmesi amaçlanmaktadır. İşçinin şirketle aidiyet duygusu içine girmesi, sınıf kimliği ve bilincinde onarımı zor bozulmalara neden olmaktadır.
Organize perakende sektöründe çalışan işçilerin en önemli özelliği genç ve yeni kuşak işçiler olmalarıdır.
Belirli bir formel eğitimden geçmiş bu işçilerin sendikal ve sınıf bilinçleri son derece zayıftır. Küçük burjuva eğilimleri yüksektir.
İşçiler işletme politikalarından kaynaklanan nedenlerle “karakter aşınması” yaşamaktadır. Aralarında hırs ve rekabet duyguları sistemli bir şekilde körüklenmektedir. İşverenin yapay olarak yarattığı işletme içi statü ve kariyer işçilere cazip gelmektedir.
Bu negatif özelliklere rağmen, alanda yapılacak ciddi bir çalışma sonuç alıcıdır. Hatta çalışmanın kolayca yaşam alanlarına, üniversite gençliğine yönelmesi ya da bu çalışmalarla bütünleşmesi olasıdır.
Bunun yanında organize perakende sektöründe yapılacak eylemler sonuç alıcı ve sarsıcı özelliklere sahiptir. Mağazaların kentin can alıcı noktalarında olması ve müşteriyi direkt etkilemesi önemli avantajlardır. Eylemlere açılan kampanyalarla, müşteriyi katmak da mümkündür.
Şirketlerin imaj üzerinden satış stratejisi oluşturduğundan, “imajı” bozacak her eylem sarsıcı etki yaratacak içeriktedir. Büyük çaptaki eylemlerle basını harekete geçirmek ve borsayı etkilemek mümkündür ve bu nokta şirketlerin acıyan yeridir.
Bu genel belirlemeler perakende sektöründe yapılacak her çalışmanın itinayla ve hassasiyetle yürütülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Sorun yapılacak çalışmalarda, sermayenin son derece kompleks ve kapsamlı saldırılarını ve taktiklerini görmektir.
Karşımızdakilerin uluslararası tekeller oldukları, son derece bilimsel ve teknik çalıştıkları bilinmelidir. Sendikalara sundukları tercih, sınıfa ihanet ve suç ortaklığıdır. Sendikaların (bürokratik ve korporatist niteliklerini parçalamasının) yeniden yapılanmasının tek yolu, işçi sınıfının yaratıcı ve yenileyici gücüyle hareket etmesidir. Sendikalar süreci anlayan, yorumlayan ve karşı politikalar geliştiren bir konumda olmalıdır. Sendikalar “çağdaş” Janus olamazlar. Sendikaların yüzünü işçi sınıfına dönmekten başka tercihleri yoktur. Ve sendikalardaki iktidar yalnızca ve yalnızca işçilerin olmalıdır.
Dipnot:
1) Bugün organize perakende sektöründe çalışanlar, resmi rakamlara göre Türkiye’deki istihdamın % 12’sini oluşturmaktadır. Bu oran her yıl düzenli bir şekilde artmaktadır.
2) Mobbing diye tanımlanan bu psikolojik şiddet, sektörde son derece yaygın ve içselleşmiş bir olgudur. Perakende işçisi işverenin, hatta müşterinin (tüketim terörünün kurbanı olmasından kaynaklanan nedenlerle) baskısını, tacizini, dozajı farklı olsa da duygusal ve sembolik şiddetini her gün yaşamaktadır.