06.12.2007 11:58
Sosyal yıkım saldırısına karşı şimdi eylem zamanı! / KB
Hatırlanacağı üzere İMF-TÜSİAD patentli sosyal yıkım saldırısının temel direklerinden biri durumundaki SSGSS yasası geçtiğimiz yıl mecliste kabul edilmişti. Fakat Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından dolayı yürürlüğe sokulamamıştı. Seçimlerin de yaklaşması nedeniyle hükümet bu konudaki hazırlıkları belli bir süre ertelemeye karar vermişti. Öngörülen şey yasanın 2007’nin son aylarında yeniden meclisten ve Cumhurbaşkanı onayından geçirilmesi, 2008 başında da yürürlüğe sokulmasıydı.
Geçtiğimiz aylarda hükümet İMF’nin de sıkıştırmalarıyla yeni yasa taslağını hazırladı. Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçeleri dikkate alınarak hazırlandığı ifade edilen yeni taslak yakın zaman önce tamamlandı ve göstermelik demokrasinin bir gereği olarak “sosyal taraflar”ın inceleme ve eleştirisine sunuldu. Kasım ayının son günlerinde de görüşülüp kabul edilmek üzere meclise gönderildi.
Eskisinden de geri bir taslak
Basına yansıyan haberler taslağın içerik olarak esaslı bir değişiklik içermediğini göstermekteydi. Zaten İMF ve Dünya Bankası’nın dayatmaları üzerinden söz konusu sosyal yıkım saldırısını yürüten hükümetin, bu yıkım projesinin temel ayaklarından birini oluşturan yasa tasarısında çalışanlar lehine değişiklikler yapması akla ve mantığa da aykırı olurdu. DİSK’in yayınladığı ayrıntılı metinde bu konuya özellikle değiniliyor ve yasa tasarısının herhangi bir yenilik taşımadığının altı çiziliyor. DİSK, yeni tasarı da da sosyal güvenlik harcamalarının “kara delik” olarak tanımlandığını, sosyal güvenlik kurumlarının işletmeye dönüştürüldüğünü, sosyal hakların “gelir arttırıcı, gider azaltıcı” bir anlayışla kısılmak istendiğini, sağlık hakkının piyasanın insafına terk edildiğini, sosyal devlet anlayışının reddedildiğini ve piyasacı bir yaklaşımın benimsendiğini vurgulayarak bütün bunlardan dolayı “yeni” bir yasa taslağından söz etmenini mümkün olmadığını, zira konuya hükümetin konuya yaklaşımında en küçük bir değişiklik gözlenmediğini ortaya koyuyor.
DİSK açıklamasının devamında şu satırlara da yer veriliyor; "Yeni düzenleme ile sosyal devletin güvencesinde olan 'hak' anlayışının yerini, takdire dayalı 'sıradan bir yardım anlayışı' almıştır. Sosyal güvenlikte 5510 Sayılı Yasa ile getirilen ve bir dönüşümü yansıtan bu model, Dünya Bankası ve IMF'nin sosyal hakları ve sosyal güvenliği mali piyasalara terk eden modelidir. 5510 Sayılı Yasa'da olduğu gibi, değişiklik öngören taslak metinde de korunan bu yaklaşımın, daha önce uygulanan ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de başarılı olma olanağı yoktur. IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi uluslararası finans kuruluşları sağlık sektörünün tüm bileşenlerinin daha fazla kar anlayışına uygun olarak dönüştürülmesini istemektedir. 5510 Sayılı Yasa ile bu istek yaşama geçirilmek istenmiştir. Bu yasada değişiklik öngören yeni yaklaşım da sosyal hukuk devleti ilkesine aykırı olarak, sosyal güvenlik haklarında yapılmış olan düzenlemeleri daha da geriye taşıyarak, bu amaca hizmet etmeyi sürdürmektedir."
Kısacası sermayenin kendi hukukunu hiçe saydığı, kendi çıkarları uğruna Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararı görmezden geldiği sonuç olarak da saldırı politikasına kararlılıkla devam edeceği görülüyor.
Sendikalar cephesinde durum
Söz konusu yasa taslağı zaten sermayenin istekleri doğrultusunda hazırlandığı için patron örgütleri cephesinde konuyla ilgili ciddi bir tartışma yaşanmıyor. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Fakat “sosyal taraflar”dan bir durumundaki işçi sendikaları cephesinde de ilk başlarda aynı sessizlik söz konusuydu ki bunun anlaşılır hiçbir tarafı yoktur. Yeni taslağın da (tıpkı iptal edilen yasa metni gibi) kapsamlı hak gaspları içerdiği herkesçe bilindiği halde, işçi sendikaları, taslağın kendilerine gönderilmesini, bir büyük saldırının başlangıç vuruşu, daha doğrusu işçi sınıfına açık bir meydan okuma olarak görmek istemediler. Görmek istemedikleri için de bu yeni saldırı hamlesine karşı ne seslerini yükselttiler, ne de mücadeleyi örgütlemek için harekete geçtiler.
AKP’nin yan kolu olarak faaliyet gösteren Hak-İş’in sosyal yıkım saldırısıyla ilgili herhangi bir refleks göstermesi zaten beklenmemekteydi. Onun dışında bu konuda en kayıtsız tavır takınan ise tahmin edileceği gibi Türk-İş oldu. Taslak o tarihten evvel kendilerine iletilmiş olduğu halde Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun 2 Kasım’da gerçekleştirdiği toplantıda konu gündeme alınmadı bile. Doğal olarak sonuç bildirisinde de sosyal yıkım saldırısından tek kelimeyle olsun söz edilmedi. Türk-İş bu utanç verici sessizliğini yakın zaman öncesine kadar korudu.
DİSK ilk başlarda yeni taslakla ilgili sessiz kaldı. Konu iyiden iyiye gündeme geldikten sonra ise Türk-İş’ten farklı olarak hayli kapsamlı bir rapor yayınlayarak yeni taslakla ilgili görüşlerini kamuoyu ile paylaştı. DİSK’in yayınladığı (ve bir bölümünü yukarda aktardığımız) raporda dile getirilen itirazlar esas olarak Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararına ve buradaki sosyal devlet savunusuna dayandırılmaktaydı. Yeni tasarının yol açacağı hak gasplarının nispeten ayrıntılı bir dökümünün yapıldığı raporda buna karşı bir emek örgütü olarak nasıl bir tutum alınması gerektiği konusuna ise değinilmemekteydi.
KESK’in tutumu da DİSK’inkine paralel bir biçim izledi. Hükümetin 2008 bütçesini meclise sunmasını izleyen günlerde KESK yönetimi hem bütçe taslağını hem de sosyal yıkımla ilgili yasal düzenleme hazırlıklarını eleştiri konusu yapan bir açıklaması yayınladı. KESK’in açıkladığı metinde sosyal yıkım saldırısı konusunda dile getirilen görüşlerin içeriği de DİSK’ten farklı değildi. KESK ile DİSK arasındaki bir diğer benzerlik, sadece hak gasplarına işaret etmek, fakat bunun dışında saldırıya karşı mücadele konusunda herhangi bir tutum, eylem kararı vb açıklamamak oldu.
Kamu Sen, Memur Sen gibi niteliği malum sendikal yapılanmalardan da sosyal yıkım saldırısına karşı hazırlık konusunda herhangi bir ses yükselmedi.
Taslak meclise geldikten sonra başlayan hareketlenme
Söz konusu saldırı yasasının taslak metni Kasım ayının son haftasında meclise gönderildi. Bu gelişme üzerine çeşitli sendikalarda konuyla ilgili harekete geçme eğiliminin geliştiği gözlendi. Sınıf hareketinin karşı karşıya olduğu saldırıya karşı harekete geçme sorumluluğuyla davranan sendikaların sayısı hayli sınırlıydı. Telekom grevinden belli kazanımlarla çıkılmış olmasının yarattığı moral motivasyon ve gündemdeki genel kurul süreçlerinin sendika yönetimleri üzerinde yarattığı basınç gibi etkenler sayesinde, saldırı yasasına karşı bir şeyler yapma eğilimi içine giren sendikaların sayısı arttı.
Kasım ayının son günlerinde bir araya gelen Türk-İş’e bağlı Basın-İş, Hava-İş, Petrol-İş, Haber-İş, Harb-İş, Selüloz-İş, TGS ve TDS sendikaları yasa tasarısına karşı bir kampanya başlattıklarını ilan ettiler. Açıklamada “Genel olarak Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’na, özelde itibari hizmet hakkının gaspına karşı mücadele için her kesimden vatandaşlarımızı bizlere destek olmaya, konuyu yakından takip etmeye çağırıyoruz” denilmekteydi. Sendikalar bununla ilgili olarak hazırladıkları protesto mektuplarını meclis komisyonlarında yer alan milletvekillerine, Başbakanlığa ve Çalışma Bakanlığı’na göndereceklerini, sürece dair esas programlarını ise ilerleyen günlerde ilan edeceklerini açıklıyorlardı. Basın iş kolunda yer alan sendika ve meslek örgütleri ise yasada yer alan yıpranma hakkını ortadan kaldıran düzenlemeyi protesto etmek için a Aralık’ta Taksim’de bir protesto eylemi düzenleyeceklerini bildirdiler. Açıklandığı tarihte gerçekleştirilen eylem, yasa taslağına karşı hayata geçirilen ilk derli toplu sokak eylemi niteliği de taşımaktaydı.
Yasanın mecliste görüşülüp çıkartılmasının Ocak ayına sarkacağı anlaşıldığı için yürürlük tarihinin bir kez daha ertelenmesinin tartışılmaya başlandığı günlerde sendikal örgütler de konuyla ilgili birleşik bir adım attılar. Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu Sen, Memur Sen, TTB, TBB, TMMOB, Türk Eczacılar Birliği, Türk Diş Hekimleri Birliği gibi sendika ve meslek örgütleri tarafından 1 Aralık günü yapılan açıklamada 3 Aralık’ta yapılacak toplantıya çağrı yapılıyordu. DİSK’in çağrısıyla organize edildiği ifade edilen toplantı 3 Aralık’ta gerçekleştirildi. “Sağlığımızdan ve Geleceğimizden Vazgeçmeyeceğiz” şiarıyla düzenlenen toplantıya çoğunluğunu bugün artık iflas etmiş durumdaki Emek Platformu’nun bileşenlerinin oluşturduğu14 sendika ve meslek örgütü katıldı.
Toplantıda Türk-İş Genel Başkanı Salih Kılıç, bugüne kadar suskun kalan, mücadeleden özenle geri duran sanki kendileri değilmiş gibi, “Çalışanların hak ve çıkarlarını geriye götürecek bu düzenlemeye karşı ne yapmamız gerekiyorsa onu yapacağız” biçiminde konuştu.
DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ise yasaya karşı alanlarda mücadele edeceklerini söyledi. KESK Genel Başkanı’nın konuşması diğerlerine göre en azından daha somuttu; İsmail Hakkı Tombul “Alanlara çıkarak, bize rağmen bu yasayı çıkaramazsın, demeliyiz. Eylemler, toplantılar, basın açıklamaları, halkı bilgilendirme sonunda da üretimden gelen gücümüzü kullanarak bu yasayı engelleyebiliriz” diyerek bir eylem programı önerdi.
Daha ziyade havanda su dövme tarzında konuşmaların yapıldığı toplantıda en net tumumu alan TTB oldu. Sermayenin bu yasa ile kadınların çocuklarını emzirmesine dahi el uzattığını ifade eden TTB Başkanı Gençay Gürsoy, sokakları işaret etti. Yunanistan’da 12 Eylül’de yapılacak eylemi hatırlatan Gürsoy, “Beyaz gömleklerimizle sokaklardayız, sizi de aramıza bekliyoruz.” diye konuştu.
TMMOB Başkanı da direnişin içinde olacaklarını açıkladı. Bu türden mücadele çağrılarına sahne olan toplantı somut bir eylem ve mücadele programı belirlemeden tamamlandı.
Şimdi eylem zamanıdır!
Toplantıdan somut bir eylem kararı ve planı çıkmamıştır. Başını konfederasyon yönetimlerinin çektiği böyle bir toplantıdan gerçek bir mücadele programı üretmesini, bu mücadeleye önderlik etmesini beklemek de zaten gerçekçi bir yaklaşım değildir. Halihazırda konfederasyon yönetimlerinin tamamı artık tabanla canlı bağları kalmamış bürokratik kastlardan oluşmaktadır ve bu toplantıya katılmalarının asıl nedeni de gerçek anlamda mücadeleyi örgütlemekten ziyade genel kurullar öncesinde bir şeyler yapıyor görünmekten ibarettir. Mücadele konusunda samimi kimi sendikaların ve meslek örgütlerinin varlığı ve çabası bu durumu değiştirmeye yetmemektedir.
Yaşanan tıkanıklığı aşmaya yarayacak güç ve enerjiyi konfederasyonların tepelerinde değil de daha aşağılarda aramak gerekmektedir. Sermaye ile irade savaşından bir takım kazanımlarla çıkmış bulunan Telekom işçileri, özelleştirme saldırısına karşı mücadele eden Petkim işçileri, gene özelleştirme saldırısının yakın süreçteki hedefleri durumundaki enerji ve Tekel işçileri ve nihayet doktoruyla, hemşiresiyle sağlık emekçileri bu mücadelenin asıl taşıyıcı güçleri olmak durumundadır.
Hem bu saydığımız işçi ve emekçi güçleri hem de sosyal yıkım saldırısının hedefi durumundaki milyonları harekete geçirecek güç ise devrimci, ilerici güçlerin, mücadeleci sendikaların, şubelerin ortaya koyacakları inisiyatif ve kararlılıktır. Bu güçlerin harekete geçmesi ve birleşik mücadeleyi örme yolunda, somut eylemliliğe dayalı adımlar atmaları hem sendika ve konfederasyon yönetimleri üzerinde ciddi bir basınç oluşturacak, hem de geniş yığınların mücadele içine çekilmelerin kolaylaştıracaktır.