21.11.2008
17.02.2008 09:00

Sosyal devletin gelişimi ve dönüşümü – Volkan Yaraşır

 

Sosyal devlet, 20. yüzyılın sınıf ilişki ve çelişkilerinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Nasıl ki, 19. yüzyılı anlamak için, Fransız Burjuva Devrimi’ne bakmamız gerekiyorsa, 20. yüzyılı anlamanın yolu da Ekim Devrimi’nden geçmektedir.

Çünkü 1789 Fransız İhtilali; 1830-1848 arasında Avrupa’yı sarsan toplumsal dalganın, ayağa kalkışların habercisidir.

1789, tüm yüzyılı saran sokak savaşları, barikat savaşları, grev ve genel grevlerin öncüsüdür.

1789’dan, 1871 Paris Komünü deneyimini okumamız mümkündür. Kısaca 1789’dan, 19. yüzyılın güç ilişkilerini, toplumsal ve siyasal yönelimlerini çıkarabiliriz ve anlayabiliriz.

20. yüzyılda da, Ekim Devrimi’nin böyle bir işlevi vardır. Ekim Devrimi, 20. yüzyılın bütün sınıf ilişki ve çatışkılarının referansı olduğu gibi, bu yüzyılda yaşanan değişim ve dönüşümlerin temel etkenini oluşturdu.

Ekim Devrimi, sarsıcı etkilerini en başta merkez kapitalist ülkelerde gösterdi. Emek hareketi bir dalga gibi Avrupa’yı sardı. 1918-1923 arası Almanya’da, 1919’da Macaristan’da, 1920’de İtalya ve Avusturya’da, 1936’da İspanya’da işçi hareketleri yükseldi ve işçi sınıfı iktidara doğru yürüdü.

Kapitalist sistemin kalbinde gerçekleşen bu muhteşem ayağa kalkış, ne var ki geri çekildi ve işçi hareketleri yenilgiye uğradı.

Kapitalist sistem bu sarsıcı gelişmeye karşı, bir dizi önlem alma ihtiyacı duydu. 1929 Dünya Ekonomik Krizi bu önlemleri acilleştirdi.

Sistemin aldığı önlemleri, temelde iki başlık altında toplayabiliriz: Bunlardan biri Faşizm’dir, diğeri ise Sosyal Devlet’tir.

Kapitalist sistem, işçi hareketinin yükselişinden büyük bir korkuya kapılmıştı. İşçi devrimlerine karşı, karşı devrim gerçekleştirerek faşizmi inşa etti. Faşizmin iki büyük işçi hareketinin geliştiği ülkede gerçekleşmesi şaşırtıcı değildir.

İtalya’da, işçi hareketinin yenilgisiyle 1920’de, Mussolini iktidara geldi. Almanya’da her ne kadar Hitler 1933’te iktidara gelse de, karşı devrimci süreç 1923’lerde başladı ve 1929 kriziyle derinleşti.

Bu ilk önlemdi. Yani işçi sınıfı faşist devletle; en gerici, en şoven diktatörlükle boğulmaya çalışıldı.

İkinci önlem ise Sosyal Devlet’ti. Bu uygulamaya ayrıca “refah devleti” ve “kayırıcı devlet” gibi adlar da verildi.

Sosyal devlet özgün bir tarihsel momentin ürünü olarak doğdu ve kurumsallaştı:

Ekim Devrimi ve etkilerinin kapitalist devletlerde hissedilmesi, işçi sınıfının mücadelesinin yükselmesi, faşizme ve nazizme karşı direniş hareketleri, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki makro dengeler ve bu dengelerin etkileri, sömürge halklarının tarih sahnesine çıkmaları ve klasik sömürgecilik döneminin kapanması, merkez ülkeleri etkisi altına alan derin yoksulluk ve güçlü toplumsal muhalefetin varlığı, 1929 krizinin son derece sarsıcı etkileri sosyal devlet modelinin ortaya çıkmasına neden oldu.

En başta, 1929 dünya ekonomik krizi yeni bir sermaye birikim rejimine yönelmeyi zorunlu kılmıştı. Kriz, 20. yüzyılın ilk yapısal kriziydi ve kapitalizmin genel aşırı üretim eğilimini, belirgin bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Bu, liberal ekonomi-politiğin krizi anlamına da geliyordu.

1930’ların ikinci yarısında çökmüş bir küreselleşme sürecinin enkazı üzerinde, Keynes’in geliştirdiği tezler ve kurduğu paradigma sosyal devlet politikalarının teorik zemini oldu.

20. yüzyılın birinci çeyreğinde kapitalizmin “kaderini” belirleyen iki önemli kimlik öne çıktı.

Biri Lenin’di. Lenin, kapitalizmi yıkmayı esas aldı. İdeolojik-teorik mimarisini de buna göre oluşturdu. Her şart ve her koşulda devrimin imkanını aradı. Diğeri Keynes’ti. Keynes, sınıfın yıkıcı gücünün farkına vararak, sınıfın sisteme eklemlenmesi ve kapitalizmin yenilenmesi ve çöküşünün engellenmesi yönünde iktisadi teoriler üretti.

Keynes, kuramsal çalışması olan Genel Teori’yle kapitalizmi yaşadığı enkazdan çıkarmanın formüllerini aradı.

Keynes’e göre kapitalist ekonomi sık sık talep yetersizliği sorunuyla karşılaşıyordu, iddia edildiği gibi piyasaların kendi kendine dengeye gelme eğilimi varsa bile, bu süreç uzun ve acılı bir süreçti. Hükümetler, talebi güçlendirecek, işsizliği azaltacak politikalar geliştirebilirdi. Özellikle işsizlik, kapitalizmi tehdit eden siyasi eğilimleri besleyen bir toplumsal sorun olarak ele alınıyordu.

Keynes, kapitalizmin bir klasik, aşırı üretim krizi döneminde, toplumsal çöküş ve devrimci dalgayı engelleme yöntemleri üzerinde kafa yordu. Buradan da, bir yeni ekonomi yönetme modeli oluşturdu. Tarih bu modelin kriz dönemi reçetesi olarak işe yaradığını gösterdi.

Keynes’çi iktisadi öğretinin kılavuzluğunda, Fordist üretim modeli ya da birikim rejimi olarak adlandırılacak bir döneme geçildi. Anlaşılacağı gibi kitlesel üretim-kitlesel tüketime dayanan Fordizm salt bir üretim tekniği değil, yeni bir bölüşüm ilişkisine tekabül etmekteydi.

Krizi izleyen kapitalizmin genişleme döneminde, başta ABD’de sosyal devletin kurumsallaşması yönünde önemli adımlar atıldı. New Deal uygulamaları bunun somut biçimi oldu.

ABD, I. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası güç dengeleri içinde önemli bir yere geldi ve 1929 krizini bir odak ülke olarak yaşadı. New Deal uygulamaları bu krizden çıkışı ifade ediyordu. Başta işsizliğin önlenmesi için önemli girişimlerde bulunuldu. İşçilere geniş örgütlenme hakkı tanındı. Çalışma saatleri düzenlendi ve asgari ücret uygulamasına geçildi ve son derece kapsamlı sosyal güvenlik yasası çıkarıldı.

Bir anlamda New Deal, Keynes’çi ekonominin uygulamaya sokulmuş haliydi. Devlet-toplum-birey ilişkilerinde sosyal boyutta önemli değişimler yaşandı. ABD’de sosyal devletin kurumsallaşması ikinci dünya savaşının yarattığı zeminde gelişti.

ABD’deki New Deal dönemiyle, eşzamanlı olarak İsveç’te de benzer adımlar atıldı. Bu ülkelerin dışında kapitalist merkezlerde, sosyal devlet uygulamalarına ağırlıkla II. Dünya Savaşı sonrasında geçildi.

Kapitalist sistem ABD’de 1940’ta, Avrupa ve Japonya’da ise 1948’lerde genişleme dönemine girdi. Bu genişleme dönemi sosyal devlet için gerekli maddi zeminleri sundu.

Kapitalist merkez ülkelerinin, uluslararası işbölümüne bağlı olarak elde ettiği olağanüstü maddi imkanlar, sosyal devletin kurumsallaşma zeminini yarattı. Bu ülkelerde sınıf mücadelesinin tarihsel birikimleri ve geleneği kurumsallaşmayı etkileyen en önemli faktörlerden biriydi. Çünkü sadece sermaye biriktiren bir sınıfı koruyup kollayan devlet, meşruluğunu hızla kaybedebilirdi. Diğer bir tanımla sermaye birikim sürecinin bir maliyeti vardı ve sosyal devlet bu maliyet olarak devreye sokuluyordu.

İşçi sınıfının “ehlileştirilmesi”, bağımsız mücadelesinin sistem sınırlarında tutulması ve hatta sınıfın sisteme tabi olması amaçlandı. Bu anlamda Üçüncü Dünya’dan gelen artı değerden sınıfın nemalanmasının önü açıldı ve bir nevi aristokrat işçi sınıfı ya da Engels’in ifadesiyle ayrıcalıklı işçi yaratma yönünde düzenlemelere gidildi.

Öz olarak sosyal devlet anlayışı, sermayenin birikim ihtiyaçlarıyla, geniş toplum kesimlerinin beklentilerinin özgün tarihsel bir momentte kesişimini ifade etti. Devlet müdahaleciliği geniş yığınların lehine sonuçlar doğurdu ve bu sermeyenin yeni birikim rejimini besleyecek özellikler taşıdı.

Tam bu noktada, piyasa ya da vahşi kapitalizm üzerine önemli araştırmaları olan Karl Polanyi’ye dönersek çarpıcı sonuçlar çıkarabiliriz: Polanyi, piyasa ve onu sınırlamaya yönelik adımları modern toplumun dinamiklerinin çift yönlü hareketi olarak görür ve kapitalizmin yarattığı liberalizmle, müdahaleciliğin aslında kardeş olduğunu belirtir. Hatta daha ileri giderek Avrupa’da faşizmi anlamak için 19. yüzyılın liberal ekonomisine bakmamız gerektiğini söyler.

Sosyal devletin Üçüncü Dünya’da karşılığı “ulusal kalkınmacı devlet” oldu. Az gelişmiş ülkelerde 1950’lerin ortalarından itibaren uygulanan içe dönük sermaye birikim rejimi ya da kalkınma stratejisi, çevresel bir sosyal devlet anlayışına tekabül etti.

Uluslararası işbölümüne bağlı olarak ithal ikameci modele dayanan tırnak içindeki “kalkınma stratejisi” iç pazara dönük niteliğiyle, geniş yığınlar lehine yeni dönüşüm ilişkileri yarattı. Kitlelerin yaşam standartlarında göreceli yükselme görüldü.

Kapitalist merkez-çevre ülkeleri arasındaki eşitsiz uluslararası işbölümü, aynı zamanda Üçüncü Dünya’da sosyal devlet uygulamalarının sınırlarını belirledi. Yine de önemli sosyal haklar ve kazanımlar elde edildi. Geniş sosyal güvenlik sistemi kuruldu. İşçilerin örgütlenmesinin önünü açan düzenlemeler yapıldı. Devlet tıpkı metropollerde olduğu gibi. Ekonomik bir aktör olarak devreye girerek, istihdam ve yatırım hamlelerde bulundu. Hem işsizliği hem de yoksulluğu yönetmek için sosyal organizasyonlara girişti.

Fakat 1970’lerin başı, II. Dünya Savaşı sonrası kapitalist gelişmenin sınırına geldiğini işaretledi. Kâr oranlarındaki düşmeye bağlı olarak sistem, hızla yapısal bir kriz içine girdi. Sistemin genel krizine, devletlerin mali krizi eşlik etti.

Bu süreç bir anlamda yeni sermaye birikim rejimi olarak işledi. Sosyo-ekonomik temelde köklü değişiklikler yaşanmaya başlandı. İşçi hareketinin mücadelesinin 1970’lerin ikinci yarısından sonra hızla zayıflaması, uluslararası sermeyenin radikal ataklarına yol açtı. Sosyal devletin tasfiyesine yönelik son derece konsantre uygulamalar hayata geçirilmeye başlandı.

Bu yönde Keynes’çi iktisadi öğreti, yerini neo-liberal iktisat anlayışına bıraktı. Neo-liberal iktisat anlayışının, muhafazakar siyasal düşünceyle birleşmesi, yeni-muhafazakar ideolojinin şekillenmesine yol açtı.

Bu ideolojik yönelim, sosyal devlet uygulamalarına bütünüyle karşı çıkarak, saf ve katı liberalleşme yönünde söylemler geliştirdi.

Yeni muhafazakar ideolojinin iktidara taşındığı ülkelerden başlayarak, başta İngiltere ve ABD’de sosyal devlet sistemi hızla tasfiye edilmeye başlandı.

O zamana kadar yüceltilen devlet müdahalesi, tüm kötülüklerin kaynağı olarak gösterildi. Artık tek bir slogan hakimdi: Devletin küçültülmesi ve ekonomiden elini çekmesi…

Gündeme getirilen neo-liberal politikalar, kendini en konsantre biçimde Washington Uzlaşısı’nda dışavurdu.

Uzlaşı, uluslararası sermayenin yol haritasıydı ve özünde radikal özelleştirmeleri içeriyordu. Ülkelerin ekonomik sinir sistemlerini oluşturan telekomünikasyonun özelleştirilmesi ve piyasalaştırılması, finans ve banka sektörünün özelleştirilmesi ve ağır sanayi alanlarının özelleştirilmesi temek hedefti.

Bir anlamda devlet Washington Uzlaşısı’nın aracına dönüştürülüyordu. Sosyal devletin sosyal yönü özelleştirilerek, metalaştırılması yönünde faaliyetler yoğunlaştırıldı. Devlet kapitalist sermaye birikiminin tek yanlı çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn edildi. Sosyal yönü tasfiye edilerek, salt “gece bekçisi” olarak işlev görmesi için organizasyonlar yapıldı.

Kapitalizmin bir dönemine ait sosyal devlet modeli, küresel sermaye tarafından hızla tasfiye edildi, ediliyor. Yerine “insan insanın kurdudur” anlayışını esas alan yeni toplum-devlet-birey ilişkisi inşa ediliyor.

Bu süreç yoğun tartışmalara yol açtı. Bugün değişik çevrelerde, sosyal devlet özlemi ya da onu ihya etme arzusu dile getiriliyor.

Bu gerçekçi bir yaklaşım değildir. Çünkü kapitalizm kendi açtığı tarihsel parantezi, kendi kapadı. Diğer yanıyla, insanlığın başka bir dünya arayışı sosyal devletin ötesinde bir arayıştır. Yeni bir dünya arayışı ancak, kapitalizmin reddi ve yıkımı üzerinde şekillenebilir. Sadece bu perspektifle bugüne müdahale edilebilir. Ve gelecek yaratılabilir.

İnsanlığın önünde yeni liberalizminden kurtulma ve her ne şart altında olursa olsun, kapitalist barbarlığı reddetme gibi bir görev vardır. Hayat yeni alternatifler yaratacak kadar zengindir.

Not: Bu yazı 19-20.10.2007’de Tez-Koop-İş Sendikası, Verdi, Goethe-Institut, Koop-İş, Başkent Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Türkiye Araştırmaları Merkezi-Essen, Hans Böckler Stiftung tarafından “Küreselleşme Çağında Çalışma Yaşamı ve Dayanışma” adıyla düzenlenen programa aynı başlıkla tebliğ olarak sunuldu.


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30