06.03.2008 08:14
Sol basının tutumu üzerine... / Z.Us
“Gerçekler devrimcidir!”
Devrimci basına yönelik gerçekleştirilen son saldırılar ile birlikte bir kez daha basın özgürlüğü ve sansür tartışmaları gündeme geldi. Biz bu tartışmalara dair değerlendirmemizde, yaşanan dağıtım güçlüğünü aşmak için girişilecek ortaklık zeminine dair şunları söylemiştik: “Yıpranmış ilişkiler ve geleneksel alışkanlıklardan kaynaklı pek çok sorun devrimci, demokrat, yurtsever basın kuruluşlarının arasında varlığını sürdürüyor. Kalıcı birlikteliklerin oluşturulması için öncelikle bu sorununun ortadan kalkması ve mezhepçi anlayışların masaya yatırılması gerekiyor.” (SİKB, 2008/03, 18 Ocak 2008)
Birlik tartışmaları bu satırları yayınladığımız günleri takip eden süreçte sönüp gitti, ancak son haftalarda sol yayınların “mezhepçi” ve “dargrupçu” tavırlarının ayyuka çıkması, bu alıntıdan yola çıkarak sol basına dair söz söyleme zorunluluğunu doğurdu.
Öncelikle basın özgürlüğü ve sansür konusu tartışılırken sık sık ifade edilen bir noktaya değinmek gerekiyor. Belli bir bilinç düzeyine ulaşmış tüm okurlar bugün burjuva medyanın manipülasyon düzeyinin az-çok farkındadır. Yaptığı grevin haberini göremeyen işçi, yaşadığı sefalete rağmen yaşam koşullarının düzeldiğinin haberini okuyan emekçi gün geçtikçe medyanın yalanlarının daha da farkına vararak buna alternatif yayınlar arama arayışına girmektedir. Sol basın ise bugün bu alternatifi ortaya koymaktan hayli uzaktır. Peki burada burjuva basına her fırsatta ateş püsküren, her fırsatta onlarca yıllık özgür basın geleneği ile övünen sol basın üzerine düşeni ne kadar yerine getirmekte, gerçekten özgür olmayı ne kadar başarabilmektedir? Kuşkusuz burada özgürlükle kastedilen yalnızca devletin yönetim mekanizmalarından bağımsızlık değil, küçükburjuva kaygı ve alışkanlıkları da aşabilmektir.
Devrimci basın “tarafsız” değil
devrimci olmalıdır!
İlk olarak tarafsızlık sorununu ele almak gerekiyor. Bugün pek çok burjuva yayının temel ilkesi tarafsız/objektif habercilik iddiasıdır. Her fırsatta bundan bahsedip bunu destekleyecek sözde kanıtlar gösterirler. Oysa burjuvazinin saflarından yayın yapanların tarafsız olabilmek gibi bir şansı yoktur, yayın politikaları açıkça sermaye yanlısıdır. Öte yandan, sol basın açısından da haberde “tarafsız/objektif” olmayı savunmak açıkça talihsizliktir; anlamı, toplumun gerçek tarafları olan sermaye ve emek cephelerinin her ikisine de eşit mesafede durmaktır. Devrimci/sol bir yayının yanında olması gereken taraf, açık ki, işçi ve emekçilerin yani ezilenlerin tarafıdır. Gazetemizin 10. yıl değerlendirmesinde bu çizgiyi şu sözler ile ifade etmiştik:
“Kızıl Bayrak, adı da içinde olmak üzere her alanda bunun gerektirdiği bir açıklık, kesinlik ve toklukla hareket etmiştir. O bir dünya görüşüne, bunun ürünü ideolojiye, Marksizm-Leninizm’e dayanmaktadır; ‘Marks ve Engels tarafından temelleri atılan ve Lenin tarafından geliştirilen bilimsel sosyalizmin 150 yıllık birikimini savunmaktadır. O bir programa, devrimci sınıf partisi programına dayanmaktadır; ‘etrafında birleşilecek ve uğrunda savaşılacak’ bu biricik tutarlı devrimci programı savunmaktadır. Ve elbette o, bu programdan çıkan devrimci stratejik ve taktik çizgiye dayanmakta, tüm yayın faaliyetini buna dayandırmakta, işçi ve emekçilere bunu taşımaktadır.” (SYKB, Sayı: 2004/24 (16), 19 Haziran’04)
Değerlendirmede Kızıl Bayrak için ifade edilen yayın çizgisinden de anlaşılacağı gibi, devrimci bir yayın için tarafsızlık temel bir ilke olamaz. Yayın politikası için rehber edinilmesi gereken bir ilke varsa, o da Marks’ın ünlü “gerçekler devrimcidir” sözü olmalıdır. Düzenin sınırlarını aşan ve gerçekten özgür bir yayın çıkarmanın temel şartı işte budur.
Ya iç motivasyon, ya gerçekçilik!
Bu girişin ardından devrimci basının gerçekleri yansıtmak konusunda nasıl sınıfta kaldığına gelmek istiyoruz. Devrimci okurun yıllardır aşina olduğu eylem haberleri meselesi aslında durumu anlatmak için tek başına yeterli bile olabilir. Devrimcisinden reformistine solun büyük bir kesiminin, ‘kendi kortejini ikiyle çarp, sevmediğin hareketlerin katılımcısını yarıya indir’ olarak ifade edilebilecek formüllere dayanarak yaptığı haberler devrimci okur tarafından iyi bilinmektedir. Sözkonusu tarzın temel mantığı, tahmin edilebileceği gibi, saflarında içi boş da olsa bir motivasyon yaratmak, devrimci hareketin toplam tablosu yerine diğer hareketlerin zayıflığı üzerinden politika yapmaktır. Bu masum görülebilecek durumun bir adım ötesi ise açık bir emek hırsızlığına varabilen kendi rolünü göklere çıkarma, “damga vurma” hastalığıdır.
Sayıların manipüle edilmesi kadar sıklıkla rastlanan ve işin özünde “sansür” anlamına gelen bir başka yönelim ise, basitçe görmezden gelme ve önemsizleştirerek yansıtma tutumudur. Elbette her eylemin, her etkinliğin tüm gazete ve dergilerde yayınlanmasını bekleyemeyiz. Hatta önemli ve temel hareketlenmeler bile yansıtılamayabilir. Bunlar sözkonusu yayınlar için tercih ya da imkansızlıktan dolayı olabilir. Esas sorun bilinçli bir tarzda belli olaylara gözünü kapamak ve esas olarak farklı siyasal hareketlerin öncülüğünü yaptığı eylemleri/direnişleri yok saymaktır. Sayfaları doldurabilecek geçmiş örnekleri bir kenara bırakarak, son haftalarda kendini gösteren direniş süreçlerine bakmak, bu konuda yeterli örneği sunacaktır.
İşçi direnişlerinin gösterdikleri
Tersaneler cehenneminde mücadele son yıllarda oldukça güçlenmiş, emekten yana olma iddiasındaki tüm yayınlar da doğallığında bu sürece belli oranlarda ilgi göstermişlerdir. Doğal olmayan ise tersanelerde mücadelenin son yıllarında en etkin güç olan Tersane İşçileri Birliği’ne karşı sol yayınlarda rastlanan suskunluk fesadıdır. TİB bugüne kadar pek çok eylem ve direniş ile güçlü bir mücadele süreci örmüş, pek çok taşeron ve asalak tersane patronundan gaspedilen ücretleri tahsil etmiş, mücadelesi sırasında üzerine kurşun sıkılmış ve polis terörüne maruz kalmıştır. Ancak süreç boyunca bunların çok azı sol yayınlarda kendine yer bulabilmiştir. Öyle ki, İstiklal Caddesi’nde yüzü aşkın işçinin yaptığı eylemler zaman zaman burjuva basının bile daha fazla ilgisini çekebilmiştir.
27-28 Şubat “grev” sürecinde yaşananlar ise sol basın açısından tam bir fiyaskodur. Bilindiği gibi DİSK iş cinayetlerine karşı tersaneler önünde oturma eylemi yapma kararı almış, Limter-İş de bunu bir adım öteye götürerek “grev” çağrısında bulunmuştu. Tersane İşçileri Birliği ise altı boş bir grev çağrısını doğru bulmadığını belirtmekle beraber eyleme katılarak destek vereceğini açıklamıştı. 27 Şubat günü gerçekleştirilen eylemler, sabah saatlerinde Limter-İş üye ve yöneticilerinin gözaltına alınması ile başladı. Bunun ardından TİB-DER pankartının ardında toplanan 500 kişi eylemi başlatmış ve gün boyunca eylemin temel güçlerinden biri olmuştu. TİB-DER pankartı ve kitlesi gerek fotoğraflarda, gerekse video görüntülerinde açıkça görünmesine rağmen TİB-DER ismi neredeyse hiçbir sol yayında yer almadı.
Yalnızca sol.org.tr ve alınteri.org konuya dair haberlerinde katılımcı olarak TİB-DER’den bahsetti. Atilim.org, halkinsesi.tv, sendika.org, Evrensel, Birgün ve daha pek çok yayın Tersane İşçileri Birliği Derneği’nin adını bile anmadı. ESP ve Limter-İş’in eylem alanında TİB-DER pankartını kapattırma çabasının açık bir yansıması olan bu tutum özellikle Atılım gazetesinin haberlerinde dikkat çekti. Yüzlerce kişilik kortejleri göremeyenler(!), kendi sitelerine koydukları fotoğraf ve görüntülerde tüm çabalarına karşın TİB-DER’in pankart ve dövizlerini saklamayı başaramadılar. Tüm bu yayınlar açıkça TİB-DER’i görmezden gelmeyi ve süreci tek yanlı olarak Limter-İş üzerinden aktarmayı tercih ettiler. Limter-İş’in yayınladığı teşekkür metninde TİB-DER’in olmaması da bizi şaşırtmadı.
***
Tersanelerle kıyaslandığında çok daha küçük bir direniş olan İlbek Tekstil direnişi de bu dargrupçu anlayışları bir kez daha gözler önüne serdi. İlbek işçisi, GOP İşçi Platformu’ndan İlbek işçileriyle birlikte direnişe geçtikten sonra Atılım kısa bir haber yayınlayarak direnişi duyurmuştu. Atilim.org’un ertesi günkü manşeti ise süreci bilen okur için gerçekten sürpriz oldu. Nasıl oluyorsa, daha iki gün önce haberdar olunan işçilerin yılları bulan mücadelelerine dair “Tekstil-Sen’le birlikte hareket eden işçiler, işyeri önünde nöbetlerini sürdürüyor” ifadeleri kullanılıyor, direnişi Tekstil-Sen’in örgütlediği iddia ediliyordu. Yine, başından beri sürecin bir parçası olan GOP İşçi Platformu’nun adı bile haberde geçmiyordu. Gerek tersanelerde, gerek İlbek Tekstil’de verilen mücadelenin geçmiş süreçlerine dair basit bir Google aramasının bile yeterli olacağını hatırlatmak ile yetiniyoruz…
***
Bir başka örnek ise aylardır sürdürülen ve 250 kişiyi aşkın bir katılım ile gerçekleştirilen İstanbul Emekçi Kadın Kurultayı’dır. Yinelemek gerekir ki kimseden bize ve etkinliklerimize övgüler dizmesini beklemiyoruz, siyasal yaşamımız boyunca da beklemedik... Hatta politikalarımıza karşı eleştirel bir tutum sergilenmesine ve “çamur at izi kalsın” anlayışından uzak her türlü eleştirel çabaya özel bir önem verdik, dahası bunu metinlerimizde de sıklıkla ifade etmeye çalıştık. Ancak 8 Mart sürecinde örülen böylesi başarılı bir kurultay yıllardır bize her fırsatta “kadın çalışmanız bile yok” vb. sözler sarfedenlerin yayınlarında kendine yer bulmayabiliyor. Ne övgü, ne yergi, ne de öylesine bir değinme...
***
Tersaneler, İlbek ve EKK vesilesiyle bir kez daha günışığına çıkan bu tutum aslında uzun yıllardır yaşanan ve “ciddiyet ve samimiyet bunalımı” olarak ifade ettiğimiz tablonun ve küçük-burjuva kimliğin çarpıcı bir yansımasıdır. Yıllardır sendikaları dükkanı olarak görenler, sınıf hareketini kortejlerinde yürütecekleri “kafa sayısı” olarak algılayanlar manipülasyonun her türlüsünü kullanarak reklam yapma çabası içerisindedirler. Tüm bu “sol” manipülasyona ve dargrupçuluğa karşı mücadele etmek, devrimci bir yayın faaliyetinin de temel amaçlarından biridir. Bir kez daha “gerçekler devrimcidir” ve bir kez daha devrimciler, gerçekleri söyledikleri kadar devrimcidirler.