07.09.2008
01.11.2007 11:43

Gayrettepe Telekom İşyeri Baştemsilcisi Yener Ünal ile süreç üzerine konuştuk…

 

“Emek örgütleri işçi sınıfının en büyük silahı olan grevi kullanmaktan çekinmemeli, bedel ödenmekten kaçılmamalıdır!”

- Türk Telekom’un özelleştirme öncesi ve sonrasındaki mücadele sürecini anlatır mısınız?

Telekom daha önce kamuda olduğu için 73-74 bin çalışanı vardı. O zamanki Telekom’un yapısına baktığımızda kamu sektöründe olduğu için Telekom tekeldi ve kimse bir şey söyleyemiyordu. Bu yüzden en çok yatırımı yine Telekom yapıyordu. Belirli bir zaman sonra özellikle Turkcell, Telsim’in GSM’lerin ayrılmasıyla başlayan süreçte dönemin İçişleri Bakanı Necdet Menzir kokteyllerde bu “başarıyı” kutluyordu. O dönem yine GSM’le ilgili Aycell vardı ve 500 milyon dolara satıp kokteyllerde havalara uçtuklarında Avea olarak değiştirdiler. O süreçte Telekom’un çok geniş bir altyapısı var. Tüm köy ve kasabalara kadar kamu sektörü olduğu için hizmet götürmek mecburiyeti vardı. ‘90’lardan sonra ise Turgut Özal’ın dönemiyle beraber tüm birimlerde özelleştirme furyası başladı. Doğal olarak Telekom’da da böyle bir süreç başladı. O zamana kadar örgütlü bir yapı vardı ama özelleştirme olmadığı için ciddi saldırılar yoktu.

Türk Telekom’un (PTT’nin) P’si ayrıldıktan sonra özelleştirmenin ilk adımları atılmaya başlandı. Bundan sonraki hükümetler çokuluslu şirketlere kaynakları pazarlama yolunu açtı. Gerçekten de Türkiye’nin ikinci bir şebekesi yok Telekom haricinde. Bu da çokuluslu şirketlerin iştahını kabarttı. En kısa sürede Telekom’un özelleştirilmesi, bu rantın aktarılması gerekiyordu. Tabii ki bu süreç birden yaşanmadı. Baktığımızda Türkiye’nin en büyükleri Koç ve Sabancı’dan yüz kat daha büyük bir şirket Telekom. Ayırdıktan sonra altyapıda yenileşme yaptılar. Telekom iletişim anlamında içinde çok değişik ve çok yönlü sistemler barındıran bir kuruluştur. Buradan doğru ‘92-94’lere geldiğimizde özelleştirmelerin altyapısı örülmeye başlandı. Tabii siyasi iktidarlar “Belli kurumları satarsak açıkları kapatırız. Devletin bu tür işlerle uğraşmasına gerek yok” diyerek tüccar mantığını yerleştirmeye başladılar.

Uluslararası tekellerin, sermayenin saldırısı herkesi ilgilendiriyordu ama toplum bu sürece ilgisiz kaldı. Özelleştirmelerle ilgili kendi iş kolumuzda bir takım çalışmalarımız oldu. Kitlesel eylemler yaparak Telekom’un satılmasının ülkeye büyük zarar vereceğini, bu satışın yağma ve talan olduğunu söyledik. Özal’ın iktidar olmasıyla beraber benzer bir saldırı NETAŞ’ta da denendi. Orada da bir grev süreci yaşandı. Ardından çimento fabrikalarının özelleştirilmesi yaşandı. Biz bu şirketlerin sadece yatırım amaçlı gelmediklerini biliyoruz. Bu şirketler oraları ya otel ya da sermayeye kültür merkezi yapacaklar. Onların amacı işçi sınıfının istihdamından çok rant sağlamak. Tam da bu dönemde peşpeşe gelen özelleştirme saldırısı Telekom’u da bir yerde yakaladı. Biz şunu fark ettik, özelleştirme denilen olguyla ileriki yıllarda daha derin olarak yüzleşeceğiz. Bizden götürdüklerini yaşayarak öğreneceğiz.

Telekom’da 22 yıllık süreçte gördüğümüz kadarıyla özelleştirme saldırısını Telekom işçisinin tek başına püskürtemeyeceğini biliyorduk. Özelleştirme saldırısı toplam bir saldırı olduğu oranda buna karşı mücadele de emek örgütlerinin sınıfsal bir mücadeleyle karşı durmasıyla olur. Tüpraş, Petkim, Sümerbank’ta yapılanlar bu ülkeyi yönetenlerin sermayeyle ortaklaşa hazırlamış olduğu planlar olduğu görülür. Bu süreçte sendikaların da çok büyük hataları var. Özelleştirme süreçlerinde sendikalar bu sürece sahip çıkmadılar.

- Günü kurtarma mantığıyla yaklaşan sendikalar bu sürece kısmi adımlar dışında sessiz karşıladılar...

Evet. Biz biliyoruz ki mücadele onları birleştirirse bizim başarı şansımız var. Yoksa herkes kendi alanına sıkışırsa yalnızlaşır. Kurtuluşun tek başına olamayacağını biliyoruz. Sınıfsal anlamda işçi-emekçi katmanlar birleştirilirse ancak bu sürecin önüne geçebiliriz. Buralarda çalışan insanların sermaye gibi medyası maddi gücü yok, imkanları kısıtlı. Bir de bu ülkede direngenliğin önünü kapayan yasalar var ve bu yasalar işçi-emekçilerin mücadele etmesinin önünde baskı unsuru olarak duruyor.

Özellikle özelleştirme süreci Telekom’da yaklaştığında işyerlerimizde şekil değişmeye başladı. Altyapı özel sektöre göre oluşturuldu. Santrallerimiz ayrılmaya başlandı ve ayrı ayrı yerlere gönderilmeye başlandık. Sıra satışa geldiğinde ciddi anlamda altyapı hazırlıkları tamamlandı. Sistemler yenilendi, malzeme alındı. Satıldığında gelen zahmet etmesin yatırım yapmasın diye yaptılar. Telekom işçileri olarak özelleştirmeye karşı sesimizi duyurduk ama bu mücadeleyi kitleselleştiremedik, yayamadık. Sendikal alanda özelleştirme sürecinde gereken herşeyi yapmadık. Bizler sınıf mücadelesine inanan insanlar olarak özelleştirmelere karşı her platformda yer aldık. Ancak o dönem emek örgütleri, sendikalar olarak Tekel’e yapılan saldırıyı Telekom’a yapılan saldırıyı sahiplenseydik ve kendimize yapılmış saysaydık şimdiki siyasi iktidarlar böyle şekillenmezdi. Buradan yükselen mücadele işçi sınıfının, proletaryanın iktidarına uygun düşen bir yönetim biçimine bizi kavuştururdu. Bunu iktidarlar ve sarı sendikacıların, bürokratların oluşturduğu sendikalar yaptılar.

Bizim konfederasyonumuz Türk-İş bugün özelleştirmeleri savunan bir pozisyonda duruyor. Bir de ülkemize AB süreci girdi ve “eğer özelleştirmeler gerçekleşirse milli gelirdeki açığı kapatırız” anlayışı oluştu. Sendikalar arada sırada ortaya çıkan ve sadece kendi koltuklarını koruyan bir anlayışla davranmasalardı ne özelleştirme saldırısı ne de emperyalistlerin ülkemiz üzerindeki planları bu kadar rahat hayata geçerdi.

Örneğin toplu sözleşmeler sürecine baktığımızda şunu sorgulayamadık, ülkemizde krizler çıkıyor ve bu krizlerin sebebi işçi-emekçilermiş gibi konfederasyonlar bunu desteklediler. Uzun bir dönem boyunca toplu sözleşmelerde var olan haklarımızı sendikaların kendisi tırpanladılar. İşverenlerle “vatan, millet, Sakarya” edebiyatına dayandılar ve “ülke krize gidiyor!” söyleminin ardından sürüklendiler. Bir de baktık ki birçok hakkımız daha da geriye gitmiş. Bakıyoruz işverenler kâr ediyorlar ve iş kazaları had safhaya çıkıyor. Yani kapitalizmin kâr hırsı bizi insanlık onurumuzdan uzaklaştırdı. Tabii ki bu yaşananlar başka işletmelerde de olsa onlar da bizim sorunumuzdur.

Bugün tekstilde çalışan 12 yaşındaki genç kızlarımızın, tersanelerde kölece koşullarda çalışan işçi kardeşlerimizin durumuna sınıfsal bakmak zorundayız.

- Toplu sözleşme süreçleri ücret maddelerine indirgendi ve bu süreç hak alma mücadelesinin bir aracına dönüştürülmedi...

Sendikal anlayış sınıf sendikacılığından ziyade ücret üzerine kuruldu. Aslında ücretten daha da öncelikli olarak işçilere sınıf bilinci verilmesi gerekiyor. Bu topluma örgütlülüğün ne olduğunun anlatılması gerekiyordu. Ve bu süreçlerde taşeronlaştırma özelleştirmeyle beraber devreye sokuldu. Taşeronlaştırma ülkedeki örgütlülüğü yokettiği gibi emeği tamamen sömürülen bir nesil yaratıldı. İşyerlerindeki örgütlenme mücadelesini parçaladı. Sendikalar artık girdikleri yerlerde örgütlenemiyorlar. Bununla beraber sendikal örgütlülüğün olmadığı bir yerde işçi sınıfının hayat bulması çok zordur. Sağlık, eğitim vb. birçok alanda taşeronlaştırma bu süreçlerden cesaret alarak yaygınlaştı. Sendikaların üye sayıları düştü, yetki kayıpları başladı. Arkasından 4857 iş yasasıyla beraber esnek çalışma dayatıldı. Son süreçte sendikalar toplusözleşme masalarına oturuyorlar ve bırakın hak kazanmayı masadan haklarını kaybederek kalkıyorlar. Bu ruhhalinin kabullenilmesi işçi sınıfında sendikalara karşı büyük güvensizlik oluşturdu. Esnek çalışmanın yeni kavramlarından biri de kapsam dışı kavramı oldu. Sendikalıyla sendikasız arasında fark bırakmayarak sendikasızlaştırma saldırısı devreye sokuldu. İşverenlerin kendi cephelerinden işleri çok güzel giderken bizim cephemizden sendika, hak, emek kavramları unutturulmaya çalışıldı. Genel olarak baktığımızda da emek örgütleri böylesi bir dönemde sınıfta kalmışlardır.

Toparlayıp ne yapabilir tartışmasına geldiğimizde; yeni bir sendikal anlayış içinde dünyadaki bir takım gelişmeleri de dikkate alarak mücadele vermeliyiz. Ve şunu özellikle belirtmek isterim ki emek örgütleri işçi sınıfının en büyük silahı olan grevi kullanmaktan çekinmemeli, bedel ödenmekten kaçılmamalıdır.

- Hava-İş Sendikası’nın tolu sözleşme sürecinde sermayenin grev korkusu bir kez daha açığa çıktı. Telekom grevi de benzer atmosferde başladı ve devam ediyor. Sizce bu grev Türkiye sınıf hareketi açısından ne gibi bir önem taşıyor ve bu grev başka hangi alanların gelişmesine katkıda bulunabilir?

Biliyoruz ki sınıfsal mücadelenin katmanları, halkaları birleşirse bu işi başarırız. Örneğin kamu çalışanlarının grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı uğruna verdiği mücadeleye Telekom işçileri de 7 gün eylem yaparak destek verdi. Hava-İş’in grev sürecine gelince, Hava-İş’in süreci bize müthiş bir heyecan verdi. 20 yıldır üzerimize örtülen ölü toprağının artık üzerimizden atılması gerektiğini gösterdi. Bu grevi ileri götürmenin yolu da -bazı köşe yazarları greve modası geçmiş diyor- grevin “g”sinden tedirgin olanlara göstermekten geçmektedir.

Hava-İş’le başlayan Telekom’la devam eden süreç bizim onurlu mücadelemiz ve haklı taleplerimizin kazanımla sonuçlanmasıyla devam edecektir. Diğer sektörlerde de yeni bir örgütlenme şekliyle tabandan doğru bir mücadele geliştirmemiz gerekiyor. Biz şu anda hem sermayeye hem de sendika bürokratlarına karşı mücadele ediyoruz. Sermayenin işçi emekçilere dönük tavrını biliyoruz ama işçi-emekçiklere dönük saldırılara karşı sessiz kalan sendika bürokrasisinin de karşısında duruyoruz. Tüm olumsuzluklara ve geriliklere rağmen işçi sınıfı var ve mücadelesine devam ediyor. Bunu farklı çalışmalarla (ismi işçi kurultayları olur başka çalışmalar olur) ama bizim bunu gündeme taşımamız gerekiyor.

20 yıldır mücadele içerisindeyiz ancak grev işçi sınıfının okuludur sözü grevimizin 16. gününde bizlere kazanımlarımızı ve eksiklerimizi daha net gösteriyor.

- Şoven, milliyetçi, gerici dalga bugün birileri tarafından düğmeye basılarak tekrar gündeme getirildi. Siz böylesi yoğun bir süreçte işçi sınıfının ve Telekom işçilerinin alması gereken tutumun nerede durduğunu düşünüyorsunuz?

Ülkemizde yaşanan son sürece baktığımızda herkesin birarada, kardeşçe yaşayabileceği bir ülke Türkiye. Biliyoruz ki bu coğrafyada etnik, dinsel, milliyetçi temelde ırkçılık ve şovenizme dayalı bir yapının püskürtülmesi işçi sınıfıyla olur. Bunu da sınıfsal bir perspektif verirsek başarabiliriz.

Bu ülkede ABD’nin başlatmış olduğu Irak’ı, Afganistan’ı işgal planlarını kimlerin yaptığını ve kardeş halkları kimlerin böldürmek, birbirine düşman etmek istediğini bilmemiz gerekiyor. Şu anda İncirlik Üssü’nü kimin ve ne için kullandığını, halkların dostça, kardeşçe yaşayabilmesinin önüne kimin çomak soktuğuna dikkat etmemiz gerekiyor. Savaş kışkırtıcılığı yapanlarla bizim hak arama mücadelemizi çarpıtanlar ayı anlayışın ürünüdürler. Bizim grevimiz tam da bu olguya denk düşen bir konumda bulunuyor. Savaş kışkırtıcılığı yapanlarla grevimizi Bakanlar Kurulu kararıyla ertelemek isteyenler aynı taraflardır. Bugün çıkartılmak istenen savaşın sorumlusu ise ABD emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Ama şunu buradan bir kez daha duyurmak istiyorum: Bizim grevimizi ırkçılığa, şovenizme dayalı hiçbir anlayış erteleyemez. Grevimize kimse gölge düşüremez. Savaş çığırtkanlığı yapanlar bu ülkede emeğin üzerinden politika yapmasınlar. Yasalar eksik olsa dahi şu anda yasal hakkımızı kullanarak grevdeyiz. Bunu da bu ülkede savaş var deyip üzerini örtemezler. Tekrar ederek bitirmek istiyorum. Ne Türk-İş, ne de başka bir sendikanın grevimize gölge düşürmesine, grevimizin üzerini örtmesine izin vermeyeceğiz. İşverenlerin 15 gün dayanamazlar dedikleri noktada biz sabırla, inatla, kararlılıkla grevimize devam ediyoruz. Ne olursa olsun bu kazanım Telekom işçisinden ziyade Türkiye işçi sınıfının kazanımı olacaktır.

Kızıl Bayrak/İstanbul

 

 


YAZICIYA GONDER


September
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 1 2 3 4 5