24.03.2008 12:33
Belediye-İş Sendikası İstanbul 2 No’lu Şube Başkanı Hasan Gülüm ile konuştuk...
"Süreç ağır ve görevlerimiz fazla!"
- Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası’na karşı bir süredir yükselen bir toplumsal muhalefet var. Bu muhalefet kendini 13-14 Mart tarihlerinde daha özel olarak 14 Mart’ta yaygın olarak gerçekleştirilen eylemlerle gösterdi. Siz bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Süreci daha farklı bir açıdan değerlendiriyorum. Ya da bu sürece kamuoyunun vardığı sonuçlar üzerinden bakmıyorum. Ne bu eylemin üzerinden oluşan olumluluğu ne de bunun oluşmasında rol alan hak sahiplerini gözardı etmeliyiz. Çünkü eylem 14 Mart günü oluşmuş gibi yansıdı. 14 Mart günü için karar alındı ve eylem de çok müthiş bir şekilde tuttu gibi görülüyor ancak iş böyle değil. Böyle algılarsak bundan önceki ve sonraki sürecin değişimini anlamamış oluruz. Bu eylemin kendisini 13-14 Mart’a hapsedersek doğru sonuçlar çıkaramayız.
Şöyle ele almak gerektiğini düşünüyorum: Bu sürecin oluşmasında son 6 aydır verilen emeğin önemi var. Bu sürecin gelişiminde yerellerin katkılarını küçümsememek gerektiğini düşünüyorum. Burada gerçekten de duyarlı kesimlerin oluşturduğu süreç oldukça önemli bir yerde duruyor. Eylemin başarılı olmasının bir ayağını böyle görmek gerekiyor. Bir başka ayağı, küçümseyelim veya küçümsemeyelim; son yıllarda ilk defa genel kamuoyunun emekçileri bulduğunu ve mücadelesine “haklılar!” diyerek yaklaştığını gördük. Açıkçası toplum nezdinde bir ortaklaşma oldu. Toplumun önemli bir kesiminin “hayır!” dediği ve karşı durduğu bir durum. Bu süreç işlenildi. Bir bilinç oluşturuldu. Ve bu bir güce dönüştü. 14 Mart’ı bunun bir ifadesi olarak ele almak gerekiyor. Kaldı ki bu süreç tutulmasına, bu eylemin genişlememesi, büyümemesi istenmesine rağmen oluşturulan bir durumdu.
Örneğin bu eylemde beklenilen durum bu değildi ki, böyle olamazdı ki. Açığa çıkabilecek bir potansiyel bir gerçeklik vardı. Ama tutuldu. İzmir’de biraz önü açıldı ve ortaya çıkan sonuç görüldü. Düşünün ki İzmir’in %50’si yoktu. Türk-İş’in diğer ayağı hapsedildi. Bu anlamda süreci de doğru okumak gerekiyor. Başka bir yönü, blokajlar, hapsedilmeler, geri tutulmalar oldu. Ya da diğer bir adıyla sınırları çizilen noktalar oldu. Ama 14 Mart şunu da gösterdi: Çok hapsedilen, sınırları belli olan noktada da durmayacağını da gösterdi.
Emek Platformu’nun 14 Mart’ta aldığı 2 saatlik iş durdurma kararının iş yerlerinde hiç de öyle olmadığını gördük. İstanbul böyle olmadı, Ankara böyle olmadı kısacası bu şekilde olmayacağını gösterdi. Demek ki bu 6 aylık süreçte biz emek verenlerin uzun ısrarlı ve gerçekten rol oynadıklarında kazanacakları şeyler olacağını düşünüyorum. Bu iki noktada olacak:
1- Genel anlamda işçi sınıfı ve emekçilerin kazanımları anlamında olacak.
2- Onların örgütlerinin harekete geçirilmesinde ve ortaklaşılmasında bir kazanımı olacak.
Bu anlamda bu alternatif sürecin önemini gözardı etmemek gerekiyor. Bu eylemin etkili olmasının ikinci yanı eylemin ortak katmanlarının birlikte davranması oldu. Peki böyle bir yanı oluşturan ne oldu? İstanbul’da kendisini “Herkese Sağlık Güvenli Gelecek”, başka yerde şube platformları, yerel platformlar vb. kısacası yerellerin oluşturduğu ortak iş yapma çabası olumlu bir biçimde 14 Mart’ta ortaya çıktı. Ancak, 14 Mart’ çok olumlu, çok gelişken bir eylem olarak ele almamak gerekiyor: Son yıllarda kayıpların geldiği yer ve sınıf hareketi açısından 2007 yılında Hava-İş’le başlayan sürecin burada bir sıçrama olduğuna inanıyorum. Bu süreç aynı zamanda bunun bir parçasıdır. Telekom grevi ve son dönemde kazanımla sonuçlanan Novamed grevleri olumlu sonuçlandı. Yıllardır kayıpların yaşandığı bir dönemde son zamanlarda kazanımlar oldu. Sınıflar mücadelesindeki her kazanımı anahtar olarak görürsek psikolojik bir üstünlük sağlamış oluruz. Burada işçi sınıfı ve onların kurumlarının dönemi biraz da doğru okuduğunda koşulların, sürecin olumlu olduğunu düşünüyorum. Halbuki tüm bunlara rağmen geri noktalarda olduğuna inanıyorum. Yani biz daha ileri götürebileceğimiz bir süreci bloke ettik, ittirdik. Bir adım daha zorlanabilinirdi.
Biz Türk-İş’in Başkanlar Kurulu toplantısına gittik. Türk-İş’e bağlı 72 şubenin 67’si toplantıya geldi. İlk defa böyle bir katılımla toplantı gerçekleştirdik. Bu toplantıda iki saatlik eylemin durumunu tartışıyoruz. İstanbul’da Türk-İş’in bu süreçteki yeri ve şubelerin durumunu konuşuyoruz. Bu toplantıda 3. olarak söz alan konuşmacıydım. Türk-İş yöneticileri 13 Mart günü kitlesel basın açıklamaları 14 Mart günü ise 2 saatlik iş durdurmanın işyerlerinde hayata geçirilmesi gerektiğini söylemişlerdi. Söylediklerim inanılmaz bir şekilde fesat iş oldu. İş bırakılan yerlerde kitlesel olarak yapılacak açıklamanın 13 Mart gününe alınmasını 14 Mart’ı blokaja ittiğini, bilerek yapıldığını ve sendikalarımızın 14 Mart gününden kaçtığını, olabilecek kitlesel bir hareketin onları da aşabileceğini ve kaygı duyulmaması gerektiğini, yapmamız gerekenin biraz öne çıkmamız ve onların önünde yürümemiz gerektiğini söyledim. Yaklaşık 50 şube itiraz etti. Son kez bir söz aldım ve şunu söyledim: “Ben TÜSİAD’ın veya devletin organ toplantılarında mıyım? Yoksa sendikaların organ toplantılarındayım şaşırmaya başladım.” “Ne anlatıyorsunuz?” dedim.
İki günlük eylemde 13 Mart mı 14 Mart mı diye tartışılabilinir mi? Niçin bizi kandırıyorsunuz? Bu anlaşılabilir bir durum mudur? 13 Mart günü 14 Mart’ın provası için sokağa çıkılacak ve aydınlatma işlevi görecek. Bu eylem bir kadro eylemidir. Dar bir eylemdir. Şöyle yapmayacağız, şöyle demeyeceğiz: Bu olabildiğince en geniş biçimiyle olsun da ama bu 14 Mart gününden asla geniş olmaz. Bu 14 Mart gününden geniş ise o zaman başka bir şeydir. 14 Mart günü işi durduruyoruz. İşi durdurunca sokağa çıkacağız, bu kadar! Bunun tersi bir yanı var mı? Ve bunun için bir yerde toplanmak gerekmiyor. Ortak olanların ortak yerlerde toplanması lazım, önerimiz herkes buraya gelsin değil ki...Tuzla’dakiler Tuzla’da bir araya, Kartal’dakiler Kartal’da biraraya geldi. Kısacası her iş alanının bulunduğu yerlerde biz işçileri sokağa çıkardık. Biz işi durdurduğumuzu ve bunun için durdurduğumuzu söylemeliydik. Bu Türk-İş kararıdır. Biz de gereğini yapacağız. Türk-İş’e bu şekilde bizim iyilik yapacağımızı düşünüyorum dedim. Eylem bu anlamda hapsedilmeye çalışıldı. Sendikalarımız eylem kararını alırken “aman ha!” diyerek bir adım daha öne çıkmayı istemediler. Otobüsler istedik otobüsler verilmedi. Gerekçesi de bizim kararımızda böyle bir şey yok. Meseleye merkezden bakan bir sendikal anlayış soruna başka bir yaklaşım gösterebilir mi? Sendikalarımız böyle baktı. DİSK’in de çok öyle fazla sokağa çıkabileceği yönü yok. O da çok sınırlıydı. İzmir’de çıktı. Kimin çıktığı bellidir burada. DİSK, Genel-İş’le Kadıköy’e çıktı. Kadıköy’deki arkadaşların kim olduğu bellidir yani orada çıkanlar önemlidir. Burada kim çıktı? Belediye-İş ve Tez Koop-İş çıktı. Başka kim çıktı? Tuzla Deri-İş çıktı. İlericiler, sınıftan yana olanlar sokağa çıktı. Burada bizim için hangi sendikada olması önemli değildir. Onun niteliği, sınıfa nereden baktığı ve ne yapmak istediği önemlidir. Bu anlamda genel konfederasyon çizgilerinden farklı anlayışlarla sokağa çıkıldı.
- Bu süreçte son dönemde etkinliğini arttıran Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu önemli bir yerde duruyor ve önemli bir rol oynuyor. Sizin de bahsettiğiniz gibi son 6 aylık süreçte de bir rol oynadı. Türk-İş’in aldığı eylem kararlarında bunun ciddi bir etkisi var. Siz halihazırda Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu’nun durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Birinci bölümde söylediğim gibi bu altı aylık süreçte yerellerin oluşturduğu birlikler önemlidir. Bu noktada Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu da önemli bir yer tuttu aslında. Bu tür hareketlerde sendikalar önemli araçlardır. Sendikalar, sınıf mücadelesi içerisinde önemli bir yer tutuyor. Çok doğaldır ki bunların her oluşturduğu, her ileri çıktığı noktada toplumu kucaklayacaklardır.
Şimdiye kadar sendikalarımız bundan hep kaçtılar. İlericilerle buluşmamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Aslında bu süreç biraz da onların ayrışma süreci oldu. Şubeler Platformu biraz da böyle bir rol oynadı. Bu rolün yarattığı sonucun şöyle olumlu bir yanı oldu: İlericiler geçmiş dönemlerde şu ya da bu kaygılardan kaynaklı o platformun yürütmesinde vb. yerlerde siyasal kaygılar taşıdılar. O ortaklık çok fazla işleyemedi, daha çok dar grup çıkarları ön plana çıktı. Ama bu son süreç herkese şunu öğretti: Bunları artık açıkçası sınıfın çıkarına olmayan sonuçlar olarak görmeliyiz, biz iş yapmalıyız. Bu konuda kaygı duymamalıyız. Katılmayanlar oldu, merkezlerden müdahale edenler oldu, ayrılan şubelerimiz oldu. Ama ortada 15 şube kaldı. Ve bu şubeler de, “Evet, şubeler platformu olarak ortak hareket edebiliriz bu noktada olabileceklere karşı gücümüz oranında katkı sunarız” dedi. Bu süreç, çoğu ilerici, devrimci, demokrat ve yurtseverin de gördüğü bir süreçti.
Son 6 aylık süreçte Telekom grevi, Hava-İş’in toplu sözleşme dönemi, hemen ardından Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu içerisindeki etkinliği vs. Türk-İş içerisindeki baskılaması ve Türk-İş’te 2-3 toplantı yapılması, toplantılarımıza gelmeleri, Türk-İş Başkanlar Kurulu Toplantısı’nda platformun iki saat boyunca tartışılması, ilerici genel merkezlerin önemli bir kısmının “Platformu destekliyoruz!” sözleri bu platformu daha da güçlendirdi.
Petrol-İş ve Deri-İş Genel Başkanları önemli iki çıkış gösterdiler. Merkez yöneticilerimiz bu toplantılara katıldılar. Tabii biz bu sürecin öncesinde bu sendikalarımızı gezdik. Geçmişte olduğu gibi şöyle yapmadık: “Biz kuruyoruz siz de gelin!” Süreci gittik onlarla paylaştık. 14 Mart eylemlerinde de sokağa çıkanlar (Deri-İş, Petrol-İş, Belediye-İş, Tez Koop-İş) da platformun bileşenleri durumunda olan sendikalar.
-Gerçekleşen eylemlerin ardından hükümetin yaptığı açıklama var: Yasayı tekrar gözden geçireceğiz. Bunun bir yandan eylemlerin basıncıyla yapıldığını öbür yandan da bir manevra olduğunu görmek gerekiyor. Yasanın püskürtülebilmesi için önümüzdeki dönemde 13-14 Mart eylemlerinden de yola çıkarak izlenebilmesi gereken yol nedir? Ne yapmak gerekiyor? Ortada söylenen bir manevra ve bu manevranın aldatıcı yanları da var. Bunun bir rehavete sürekleme riski var.
- Şimdi bu eylemi bloke edilmiş bir eylem olarak ele almak gerekiyor. Eylemin genel olarak toplum üzerindeki yeri ve açığa çıkardıklarının kime hizmet ettiği önemlidir. Bu gelecek yasanın çıkartılmasında yeni bir basınç olacaksa bu önemlidir ama sendikaların manevra alanı olacaksa bu kötüdür. Tam da dikkat edilmesi gereken çizgi burasıdır. Muhtemelen bundan sonraki süreç yasa tasarısının 3-5 maddesi üzerinden genel bir değişikliği önerecekler ve tabanın havasını alıp kendilerini de şöyle güçlendirecekler: “Bakın hem tutuyoruz hem de...” Kısacası genel anlamda işçi ve emekçilerin çıkarlarına hizmet etmeyen ve hükümetin söylediğini yapan bir sonuç olacak. Emekçilerin kazanmak için bu kadar çabaladığı bir dönemde şöyle diyorlar: “Evet siz karar alın! Siz ayakta durun, biz geçirmek istiyoruz!” Bundan sonraki süreçteki yansıması ise 3-5 maddenin değiştirilmesi, eylemlerin manüpile edilerek atlatılması sendikalar tarafından kabul edilirse ileriki dönemde ciddi olarak gündeme gelecek kıdem tazminatı hakkında da ciddi sıkıntılar yaşanır. Bu problemlerle kısa sürede çalışanlar ile sendikalar karşı karşıya kalacaktır. Bu anlamda tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız. Yapılması gereken ise kurumlara özel denetimler göstermektir. Evet siz söylediniz: “İşçiler emekçiler sokakta!” Öyle ise onların talepleri yerine getirilmezse böyle bir şeye, yasaya evet dememek gerekiyor. Yerellerde mutlak suretle basınç oluşturmak gerekiyor. Aksi takdirde bu eylem sendikaların 14 Mart’ta bloke etmeye çalıştığı duruma hizmet eder.
- Aynı şekilde de yasaya karşı yürütülen mücadelenin de kesintisiz biçimde sürmesi noktasında da ısrarcı olmak gerekiyor...
- 14 Mart herhalde şöyle bir sonuç çıkarttı: Kesintisiz bir çizgi 14 Mart’ı yarattı. Bundan sonra hem GSS var ayrıca kıdem tazminatı yani istihdam paketi gelecek. Öyleyse bugünden, her ikisinide içinde bulunduran kısma karşı bu süreci tekrar ettirmek gerekiyor. Yani bu anlamda “yereller tekrar işbaşına!” Çünkü yasa durmadı. Sadece “bir bakarız, göz gezdiririz!” dediler. “Bakarız” ın anlamı bizim açımızdan şöyle anlaşılmalı: “Evet tamam biz de bakıyoruz!” Yoksa yasa geçer!
- Önümüz 1 Mayıs. Heralde bu hareketli süreç, bu birliktelik kendini 1 Mayıs’a da taşıyacaktır. Birlikteliğin, eylem süreçlerinin bloke edilmelerine rağmen 1 Mayıs’a nasıl bir etki sağlayacağını düşünüyorsunuz? Geçmiş yıllara nazaran 1 Mayıs’ı daha güçlü, birleşik ve kitlesel gerçekleştirmenin zeminini açabileceğini düşünüyor musunuz?
- Geçmiş yıllara göre biraz daha avantajlı bir dönem olacak. Böyle bir sonuç görmek gerekiyor. Bunu görürken bir taraftan da bu olumlu süreci 1 Mayıs’a nasıl taşıyacağımız önemlidir. Geldiğimiz noktada 1 Mayıs’a doğru evrilen bir süreçte birleşik yanı korursak bir sorun çıkmaz ama en azından şimdiki durum herkes açısından 1 Mayıs’ın daha birleşik ve kitlesel olacağını gösteriyor. Bugünden görünen tablo budur. Şöyle bir yanı da unutmamak gerekiyor: İçerisinden geçtiğimiz dönemde hem sendikal hareket hem de toplumdaki genel durum açısından koşulların çok da iyi olmayacağını görmeliyiz. Yani kurumlarımızın kimlerin elinde olduğunu, nasıl işgal edildiğini bilerek süreci işletmeliyiz.
Biz bu süreci uzun vadede buraya taşıdık. Bu birleşik hattı doğru devam ettirirsek başarıya ulaşırız. Yanlış tavırlar ise süreci olumsuz etkileyecektir. Burada en önemli problem Türk-İş’e bağlı sendika şubeleridir. Biz bu sene 1 Mayıs’ı birleşik ve kitlesel kutlayacağız. Bizim açımızdan şöyle olmayacak: “Sendikaların ne dediği olmayacak!” Bu konuda en azından kendimiz açısından söyleyeyim bu konuda tavrımız çok açık.
Biz 1 Mayıs’ı kitlesel ve birleşik olması için çaba sarfedenlerle ortak yerden çıkacağız. Bu anlamda ne DİSK’in “biz Taksim’de olacağız siz de gelin!” ne de Türk-İş’in “Kadıköy’e gidiyoruz Kadıköy’e gelin!” tavrının arkasında durmayacağız. Burada özel bir noktaya dikkat etmek istiyorum. Sabah kim erken kalkarsa hikayedeki gibi Yalova Kaymakamı olmayacak. Bu sürecin gerçek sahipleriyle kutlanmalı. Gerçek sahipleri bu işin içinde olacak ve onlarla olunacak. Hepimiz bir masa etrafında oturacağız. İşin özünün bu olduğunu düşünüyorum. Bunun dışındaki her şey 1 Mayıs’ın ne birleşik olmasını ne de kitlesel olmasını sağlıyor.
Bu süreçte görevlerimizi yapmaya çalışacağız, süreç ağır ve görevlerimiz fazla!
Kızıl Bayrak / İstanbul