08.05.2008 05:47
DİSK/Birleşik Metal İşçileri Sendikası Genel Sekreteri Selçuk Göktaş ile Taksim 1 Mayıs’ı üzerine konuştuk…
“1 Mayıs’taki mücadele anlayışı önümüzdeki sürece taşınmalı!”
- İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ı iki senedir yoğun devlet terörü altında geçiriyor işçi ve emekçiler. 2008 1 Mayıs’ı da tıpkı 2007 1 Mayıs’ı gibi 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen iradeyle düzenin savaşına döndü. Öncelikle 2007 1 Mayıs’ından 2008 1 Mayıs’ının farkı nedir? İki senedir Taksim’de 1 Mayıs yasağına son vermek için alanlara çıkan işçi ve emekçiler için Taksim’in anlamı nedir? Siz bu seneki 1 Mayıs’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Hatırlarsınız, 2007 1 Mayıs’ı DİSK’in kuruluşunun 40. yılına denk düşüyordu. DİSK’in 39. kuruluş yıldönümünde, ‘40. yılda Taksim kararını’ kendi içimizde almıştık. Her şeye rağmen Taksim dedik. Geçtiğimiz yıl bu kararın arkasından Taksim’i zorladık ve hazırlıklarımızı bu çerçevede yaptık. 2007 1 Mayıs’ında İstanbul’a girişler ciddi anlamda engellendi ama yine de bizim açımızdan Taksim hedefine ulaşıldı. 2007 Taksim kararının işçi sınıfı adına olumlu bir karar olduğunu pratikte de gördük. Devlet terörüne ve yasaklamalara rağmen 1 Mayıs olumlu bir etki bıraktı.
2008 1 Mayıs’ında da aynı bakış açısıyla hareket ettik. Çünkü Taksim bizim için önemliydi. İnsanlarımızı kaybettiğimiz bir alandı. O alanda, devlet terörü neticesinde kaybedilen 34 insanımız vardı. 2008 1 Mayıs’ının SSGSS sürecinin üzerine geldiği, bir süreçte Türk-İş’in de yaklaşımıyla daha olumlu bir hava olacağını düşündük. Türk-İş’in son anda da olsa kimi açıklamaları 1 Mayıs’ı zaafa uğrattı. Sonuçta her şeye rağmen Taksim hedefi ve yaklaşımının, Taksim’i meşrulaştırmanın doğru olduğunu sonuçları itibariyle de gördük.
Geçtiğimiz dönemde İstanbul Valisi’nin “Bu alana sokmayacağız. Teröristler bu alana giremez!”, “orantılı güç kullanacağız!” tarzında ipe-sapa gelmez açıklamaları vardı. Burada bir biçimiyle devletin gerçek yüzü ve işçi sınıfına bakışı da ortaya çıkmış oldu. İnsanlar sabah saatlerinde DİSK Genel Merkezi önünde saldırıya uğradıklarında saat 06.20 idi ve henüz yürüyüş koluna geçilmemişti. Yürüyüş koluna geçilmeden önce böyle bir saldırının yapılması çok açık bir tavır olduğunu gösteriyordu. Taksim bizim için önemliydi. Devlet bir yanıyla bunu “anayasal düzeni yıkma, ortadan kaldırma girişimi” gibi değerlendirdi. Bu tür açıklamalarda bulundu. Bu suçlamalar doğru olmadığı gibi böyle bir yaklaşımın da hangi anlamda ve hangi alana hizmet ettiği çok net olarak kendini gösteriyor. Valinin ve Başbakan’ın son güne kadar yapmış olduğu açıklamalar, Başbakan’ın işçi sınıfını “ayak takımı” diye nitelendirmesi, bu ülkenin üreten insanlarına böyle bir yaklaşımda bulunulması kabul edilebilir değildi. Devletin bu tavrı açıkçası bizi biledi. İşçi sınıfına yönelik bu tavrı işçi sınıfı önderi örgütleri de bilemiş oldu.
- 2008 1 Mayıs’ı milyonlara bir kez daha devlet terörünü tüm çıplaklığıyla göstermesi açısından bir örnek oldu. Toplum genelinde 1 Mayıs’ın ciddi anlamda meşruiyet sağladığı görüldü. Sizce devletin Taksim’de 1 Mayıs talebine dönük bu derece azgınca saldırmasının sebebi nedir?
- Bunun bir kısmını sendikalara maledebiliriz. Aslında burada işçi sınıfına hizmet eden ve işçi sınıfından yana olduğunu söyleyen, şu veya bu biçimde Türkiye’de faaliyetini yürüten sendikal hareketin ortaklaşa bir kararı olması gerekirdi. Devlet buradaki zaafı görüyordu. Yani kendinden veya sermayeden yana olan sendikalar bu saldırının güçlenmesinde etkendir.
Diğer bir etken de, Taksim’i zorlayan örgütler (KESK, DİSK ve Türk-İş’e bağlı belirli yapılar), geçmiş süreçlere baktığımızda, bugüne kadar gerek SSGSS sürecinden gerekse hükümetin işçi sınıfı aleyhine yaptığı yasal düzenlemelere gösterdikleri muhalefet açısından başı çeken örgütlerdi. Onlar açısından, bu muhalefet bastırılmalıydı. Bu alanı hedefleyen ve zorlayan örgütlere de -devlete göre- saldırılması gerekiyordu. Çünkü sarı sendikal anlayışa sahip olan yaklaşımlar da 1 Mayıs sürecinde kendini göstermişti. Taksim’i ve mücadeleyi küçümseme gibi kimi yaklaşımlar olmuştu. Hak-İş Konfederasyonu’nun yaklaşımı bellidir. Türk-İş’e bağlı sendikaların yaklaşımı bellidir. Hem işçi sınıfının temsilcisi olduğunu iddia edeceksin, hem hükümet ağzıyla konuşacaksın, sermayeden yana bir tavır koyacaksın. Bu da doğal olarak işçi sınıfına yapılan saldırıyı benimsemektir. Bu benimsemeyi devlet de görünce (kimi sendikaların gözünde işçi sınıfına saldırmanın meşru olduğunu devlet de görüyor) direnen, mücadele eden unsurlar saldırıya açık hale geliyor. Bundan dolayı sendikaları suçluyorum. Bu alanı zayıflattırmak ya da saldırı zeminini hazırlamak…Bunu Türkiye’de ilk kez yaşamıyoruz. Bu birçok zaman yaşanmıştır.
Saldırılar, sonunda DİSK’i yoketmeye yönelik bir operasyona dönüştü. Devlet tarafından, soldan, emekten yana olan tüm kesimlerin ezilmesi gerektiği noktasına taşındı. Kendi bakış açıları açısından doğruydu. Ama buna hizmet eden sendikacılar da vardı. İşin üzücü yanı da bu zaten. Devlet sermayeden yana bir tavrı açık açık ifade ediyordu. Gerek sosyal güvenlikte gerekse de önümüzdeki istihdam paketinde sermayeden yana bir tavrı ortaya koyuyor. Bu ülkede karşı duranlar var ve onlara karşı da yaptırım olması gerekiyordu. Ben yaşanan saldırının altındaki asıl nedenin bu olduğunu düşünüyorum.
- İçerisinde DİSK, KESK ve Türk-İş’in bulunduğu Emek Platformu bileşenleri milyonlarca işçi ve emekçinin geleceğini belirleyecek olan SSGSS’y eilişkin hükümetle yaptıkları görüşmelerden hezimetle çıktılar. Siz 8 Nisan’da startı verilen Taksim 1 Mayıs’ına buradan baktığınızda bu yanyana gelişi nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Sosyal güvenlik sürecinde Emek Platformu’nun iyi bir sınav verdiği söylenemez. Birleşik Metal İşçileri Sendikası olarak sosyal güvenlik konusundaki yaklaşımlarımızı o süreçte de gerek kamuoyuna gerekse de kendi konfederasyonumuza deklare ettik. Böyle bir zeminle uzlaşmadığımızı, uzlaşamayacağımızı söyledik. Siyasi iktidarın Emek Platformu’nu dağıtmaya yönelik bir planı olduğu gözüküyordu ve birebir görüşmeler vardı. Kimi sendikalar orada yaklaşımlarını çok daha net olarak ifade ettiler. Sağ olarak tanımlayabileceğimiz (Kamu-Sen’den Türk-İş içerisindeki bir takım sendikalara kadar) sendikalar net ifade ettiler. Ama son tabloya baktığımızda, konfederasyon yöneticilerinin basına verilen fotoğraflarda yer almaları bizi de rahatsız etti. Fakat konfederasyon içinde yapmış olduğumuz tartışma ya da KESK’le yürüttüğümüz tartışma neticesinde buralarda “mutabık olmadığımızı” kamuoyuna daha sonraki süreçte duyurduk. Ve bunun üzerinden gelişen eylemliliklerimiz oldu.
Sizler de biliyorsunuz, Hak-İş ve Türk-İş o süreçte farklı bir çizgi izlediler. DİSK ve KESK yaşanan eksikliği ortadan kaldırmaya yönelik bir çaba içerisinde oldu. 6 Nisan Kadıköy mitingi ya da bölgelerde yapılan eylemler tabanın mücadeleye devam demesinin bir ürünüdür. Halbuki biz o görüşmeler başlamadan sendika olarak belli sanayi bölgelerinde (İzmir, Bursa…) çalışmalara başlamıştık. 14 Mart öncesinde sosyal güvenlikle ilgili kimi ipuçlarını alır almaz yürüyüşlere başlanmıştı.
Sonuç itibariyle baktığımızda, başbakan ve hükümet sosyal güvenlikle ilgili “bağ bağışlama” anlayışıyla karşımıza çıkmışlardı. Daha sonra konfederasyonların basıncıyla ya da Emek Platformu’nun basıncıyla bir noktaya (9000 günden 7200 güne çekilmesi) başarı gibi gösterilmeye çalışıldı. Bunu doğru bulmadığımızı her platformda ifade ediyoruz. 7000 günden 7200 güne çıkmış oluyor. 7200 güne inmesi “eşeğe buldurup kaybettirme” sözüyle de ifade edebileceğimiz biçimde sınıfa bir kazanç getirmemiştir. Tam tersine kayıplar oluşmuştur.
- Emek Platformu’nun SSGSS sürecinde temel maddeler üzerinde anlaşmaya varması 14 Mart eylemlilik sürecinin ortaya çıkardığı enerjiyi kırmış oldu bir yanıyla…
- Çağrı yapan örgütler açısından baktığımızda 1 Mayıs’a katılımı da etkilemiştir. Bize 1 Mayıs’la ilgili kendi üyelerimizden “neden Türk-İş’le beraber yapıyoruz?” gibi tepkiler de ulaştı.
1 Mayıs sonuçta farklı bakılması gereken bir gündür. 1 Mayıs’ta ortaklaşma konusunda bir problemimiz yoktu. Kişisel yorum olarak ifade etmek gerekirse, 1 Mayıs’taki yanyana geliş bir yanıyla sosyal güvenlikte kaybedilen prestiji 1 Mayıs’ta toparlama gibi bir çabanın ürünü olabilir. Diğer yanıyla çok uç mu olur ya da çok afaki bir şey mi söylemiş olurum bilemeyeceğim ama “bir derinliğin yapıştırma operasyonu” olabilir. Bu tür kurguları yaptık kendimizce.
- Tabanın iradesini mütemadiyen elinde tutma amacıyla yapılmış bir “yapıştırma operasyonu” olarak tanımlayabilir miyiz?
- Diyebiliriz. Hatta bekliyorduk da. Türk-İş’in son ana kadar bir açıklama yapıp gideceği endişesini de taşıyorduk. Bu konuda da yanılmadık. Türk-İş Genel Başkanı’nın katılmaması, hatta 1 Mayıs’ı kendi odasından çıkmadan “kutlaması” bunun bir göstergesi…Bunlar sınıf açısından baktığımızda olmaması gereken şeylerdi. Ama Türk-İş içerisinde sınıftan yana bakan birçok örgüt de biliyoruz ki 1 Mayıs konusunda bizimleydi. Bütününü kapsayarak değerlendirme yapmak çok doğru olmaz.
- Hemen değinmekte yarar var. Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı’nın 1 Mayıs sonrası yaptığı açıklamada "Türk-İş, 18 sendikasını yalnız bıraktı" diyordu. Siz Türk-İş’teki bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Tabii ki temelde Türk-İş içerisindeki sendikaların değerlendirmesi gereken bir nokta ama “çok seslilik” konusunda birkaç şey ifade etmek istiyorum. Biz de konfederasyon üyesiyiz. Konfederasyonumuzun eksik yaptığı noktalarda müdahale etme hakkını kendimizde buluyoruz ya da konuşma hakkımız var.
Şöyle bir sistem yok bizde: Demokratik bir işleyiş içerisinde işler her şey. Tepeden “bu böyle olacak!” talimatıyla örgütler hareket etmez. Bizde en azından tartışılır. Türk-İş’in böyle bir süreçte tartışma zeminin yakalayabilmesi gerçekten Türk-İş açısından ya da Türk-İş içerisinde bulunan çeşitli sendikalar için, sınıf adına olumluluktur. Çünkü yukarıdan inen “ağam” yaklaşımının yıkılması gerekiyordu. Umarız bundan sonraki süreçte Türk-İş içerisinde olumlu diyebileceğimiz sendikaların “ağam” yaklaşımından uzaklaşması sınıf çıkarları açısından olumlu olacaktır.
- 2008 1 Mayıs’ına ilişkin metal işçileri ne düşünüyor, ne hissediyorlar?
- Aslında itiraf etmek gerekirse, bu 1 Mayıs’ta işyerlerine doğru baktığımızda, yapılan bu saldırıya işçiler, 1 Mayıs alanına gelememiş dahi olsalar, televizyonlardan izledikleri görüntülere tepki gösteriyorlar. Üyelerimiz önümüzdeki 1 Mayıs’a daha yoğun katılacaklarını söylediler.
Devletin tavrını eleştiren bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Zaman zaman devletin kullandığı "marjinal gruplar bu sorunları yaratıyor" propagandasını işçi sınıfı kendi içinde bu görüntülerle aşmış durumdadır. Bu anlamıyla baktığımızda, devletin propagandası işçi sınıfı üzerindeki etkisini kaybetmiş gözüküyor. İşyerlerimizde şu anda 2008 1 Mayıs’ının getirdiği her türlü baskı ve teröre rağmen işçilerin öfkesinin bilendiğini görüyoruz. Önümüzdeki mücadele sürecine daha olumlu aktarılacağını görüyorum. Çünkü işçiler artık AKP’yi tartışıyor. O anlamda bence işçi sınıfı olumlu bir ivme kazanıyor.
- 1 Mayıs’taki devlet terörü toplum nezdinde 1 Mayıs’taki tabloya dönük rahatsızlık ve aynı zamanda meşruiyet yarattı. Ancak sendikaların 1 Mayıs’a katılım tablosu oldukça sınırlıydı. Kuşkusuz böyle bir tablo bir tercihin ürünü olarak ortaya çıktı. Buna ilişkin düşünceleriniz neler?
- Şimdi katılım konusunda şöyle bir durum var: Bu, hemen hemen her 1 Mayıs öncesi yaşadığımız bir sorundur. Öncesinden terörize edilir. Alandan uzaklaştırmak için propagandalar yapılır. Bu bir etkendir ve1 Mayıs’a katılımı sınırlamak için bilinçli olarak yapıldığını düşünüyoruz.
Diğer bir etken ise Taksim’e taşınma konusunda şöyle bir sorunu da yaşıyoruz, biz de örgüt olarak bu sorunu yaşadık. Bir Diyarbakır’ı, bir Antep’i, uzak illeri buraya taşımakta zorlanıyoruz. Taşımanın doğru olmadığını da düşünüyoruz. Ankara, Bursa ve kısmen olmak üzere İzmir’de başkanlar kurulumuzu yaptık. Bu bölgelerde de 1 Mayıs kutlamaları vardı. Ama aldığımız karar gereği “bugün bölgelerde olmayacaksınız” dendi üyelerimize. Halbuki üyelerimiz bulundukları yerlerde 1 Mayıs’a katılım sağlasalardı sayısal anlamda katılım çok daha farklılaşabilirdi. İstanbul’a taşıma gibi bir karar olduğunda aynı gücü buraya taşımakta zorlanıyorsunuz.
Bir de üyelerin gelmesi noktasında sıkıntı oluyor, çünkü sürekli vardiyalı çalışan işyerleri var. Bir de 2007 1 Mayıs’ında örnek olarak Bursa’dan yola çıkan işçiler 12 saatte İstanbul’a ulaşmışlardı. Ama her şeye rağmen daha farklı yollarla taşınamaz mıydı? İnanıyorum ki yapılabilirdi! Bursa, Balıkesir gibi illerde yerelde kutlamak gibi bir yaklaşım vardı. KESK’le bu konuyu konuşarak bir noktaya taşıdık.
- 2008 1 Mayısı’nı sınıf ve kitle hareketi açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Süreç açısından geride bıraktığımız ve halen devam eden gelişmeler bir ön açıcılık sağlayabilir mi? Bu tablo ne gibi olanaklar barındırıyor?
- Hükümetin gündemi işçi sınıfı aleyhine fazlasıyla dolu bir noktada. Sosyal güvenlik bunlardan bir tanesiydi. Bu anlamda sosyal güvenlik hala devam eden bir süreç durumunda. Hemen arkasından istihdam paketi geliyor. Büyük sermaye kıdem tazminatı hakkını 15 güne çekme eğilimi içerisinde.
Diğer yandan fon yasasıyla ilgili bir düzenleme sözkonusu. 2821 ve 2822 sayılı işçi sınıfını ilgilendiren yasalar gündemde. 1 Mayıs şunu gösteriyor: 1 Mayıs’taki bu mücadele anlayışının bu sürece taşınması gerektiğini gösteriyor. Çünkü yapılan saldırı bu alanın da önünü kesmek için gerçekleştiriliyor. Siyasi iktidarın önümüzdeki süreçte İMF ve DB politikaları çerçevesinde yürüttüğü planı rahat uygulayabilmesinin yolu işçi sınıfı mücadelesini bastırmaktan geçiyordu. 1 Mayıs’ta bu gösterilmeye çalışıldı. İşçi sınıfının bu mücadele anlayışı önümüzdeki sürece taşınmalıdır. Önümüzdeki süreç mücadele açısından oldukça sıcak geçecek bir süreç olacak.
-Sosyal güvenlik yasa tasarısına karşı mücadelenin yükseldiği evrede Birleşik Metal-İş Sendikası'nın çeşitli açıklamaları oldu. Bu açıklamalarda zaman zaman DİSK'in tutumu eleştirildi. 1 Mayıs vesilesiyle de böyle bir hat görünüyor. Ortaya koyduğunuz eleştirilerden yola çıkarak önümüzdeki süreç Birleşik Metal-İş için nasıl devam edecek?
-Metal işçisi farklıdır. Metal işçisi sınıf hareketinin önder yapısıdır. O anlamda DİSK'in ilkeleri de vardır. Biz DİSK'in ilkelerine uygun davranıyoruz. DİSK'in kuruluş bildirgesine ve ilkelerine de baktığımızda sınıf hareketinin gözde örgütü, bu hareketi değiştirme yönündeki çabasıyla DİSK'in önemini görürüz. İşçi sınıfı mücadelesi açısından baktığımızda yapılması gerekenleri eğer birileri yapmıyorsa ve ona uygun davranmıyorsa biz Birleşik Metal İşçileri Sendikası olarak eleştiri hakkımızı kullanırız. BMİS olarak gerek sosyal güvenlikte gerekse bundan sonraki süreçte uzun yıllardır Türkiye'de bastırılmış bir mücadele anlayışı olduğunu düşünüyoruz. Bu bastırılma anlayışının, bu çemberin dağıtılması gerektiğine inanıyoruz. Rolümüzü bundan sonraki süreçte de oynamaya devam edeceğiz. Bugüne kadar ne yaptıysak bundan sonraki süreçte de geliştirerek yapmaya devam edeceğiz. Hemen önümüzde toplu sözleşme süreci var. MESS grup sözleşmelerine dönük çalışmalarımıza Mart ayında başladık. Bu anlamda şu anda 700 üyemizi komiteler bazında eğitimden geçirmiş durumdayız. Ve bu süreç aşamalar halinde devam edecek. Toplu sözleşme taslağını tartışarak hazırlamaktan yanayız. Aynı zamanda mücadeleye hazırlanmak gibi bir derdimiz var. Önümüzdeki yaz dönemi hükümetin uygulamaya çalıştığı İMF politikalarının yanında metal işçisinin de duyarlılığının artacağı süreç olarak gibi gözüküyor. Bu toplu sözleşme sürecine ya da sendikaların yaklaşımlarına baktığımızda klasik olarak yürütülen bir toplu sözleşme anlayışının yıkılması gerektiğine inanıyoruz. Bu anlamdaki rolümüzü Birleşik Metal İşçileri Sendikası olarak kendi üyemize karşı da Türkiye işçi sınıfına karşı da sorumlu tutarak oynayacağız. Bu süreci sadece kendi üyelerimizle sınırlı tutmayacağız. Kendi üyelerimizin dışındaki alana da taşarak metal işçisinin hakettiği noktaya ulaşması çabası içinde olacağız.
Kızıl Bayrak / İstanbul