31.08.2007 18:23
Türkiye’nin mülteci politikası…
(31.08.07) - 1951 yılında Cenevre’de mülteci sorununun gündemleştirildiği bir konvansiyon düzenlenir ve imzaya açılır. Özellikle Hitler faşizminin sarsıcı etkilerini yaşamış olan Avrupa, 2. Dünya Savaşı’nın deneyimlerinden yola çıkarak bir takım adımlar atmak kaygısıyla hareket etmektedir. Hitler’in yoluna çıkan her ülkeyi yakıp yıktığı dönemde, insanların kağıt üzerindeki sınırları hiçe sayarak ülke ülke faşizmin dipçik darbelerinden kaçışı, bu konuda bir hukuk birliğini şart koşmuştur. Her devletin kendi vatandaşlarına hizmet etme önceliği olduğu konusunda Avrupalı devletlerin bir soru işareti yoktur. Yani kapısına gelen herkesi sınırlarından içeri almak zorunda değildir. Peki ya gelenler, sınırdan geri döndüklerinde ölüme terkedilmiş olacaklarsa?
İşte bu soru Avrupa’nın 1951 tarihli Cenevre Konvansiyonu'na gelir. Konvansiyonda mülteciler, "Kendi ülkesi dışında bulunan; ırkı, dini, tabiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşü sebebiyle zulüm görmekten haklı nedenlerle korku duyan ve ülkesinin korumasından yararlanamayan ya da yararlanmak istemeyen, veya zulüm korkusu nedeniyle oraya dönmek istemeyen kişi(ler)" olarak tanımlanır. Ancak Konvansiyon birincisi zamansal, ikincisi ise coğrafi sınırlamalar koyar.
Daha sonra 1961’de zamansal sınırlama tümüyle kaldırılır. Coğrafi sınırlama ise devletlerin inisiyatifine bırakıır. Coğrafi sınırlama Avrupa’nın insan hakları ve eşitlik anlayışının bir özetidir aslında. Bu sınırlamanın, 1961’de devletlerin inisiyatifine bırakılmadan önceki haliyle, sadece Avrupa’yı kapsadığı kararlaştırılmış. Dünyanın ötekileri ilan edilmiş Asya ve Afrikalılar ise mülteci kabul edilmeyecektir. 1961’deki düzenleme ile ise Asya ve Afrikalılar’a mülteci statüsü tanımak kendi tercihlerine bırakılmış olan devletlerin büyük bir kısmı, uygulamadaki eşitsizliği giderdi. Ancak Türkiye’de halen daha 1951’deki düzenleme geçerli.
O tarihte imzalanan Konvansiyon’un kapsamı salt mülteci statüsünün tanımlanmasından ibaret değil. Ayrıca Konvansiyon metninde “herhangi bir mülteci ya da sığınmacın hayatı ya da özgürlüğünün tehlikede olduğu ülkeye gönderilmemesi” açık bir ilke olarak düzenlenmiştir.
Hatta mültecilerin, mülteci statüsü ile yaşadıkları ülkede sahip oldukları haklar, sosyal ve iktisadi pozisyonları da çok ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır.
Bütün bu hukuki ayrıntılar bilinçli olarak verilmiştir.
Çünkü Türkiye bugün hala Asya ve Afrika’dan coğrafi sınırları içerisine girenleri mülteci olarak kabul etmemektedir. Bu haliyle açık bir uyruk ayrımcılığı yapmaktadır.
Türkiye yakın bir tarihte İzmir Urla’da “yakaladığı” ve Türkiye’ye “yasadışı” girmeye çalışan 600 mülteciyi ülkelerine geri göndermiştir. Bu 600 mültecinin 135’i Iraklı’dır. İşgal altında olan ve her yıl en az yüzbin kişinin öldüğü Irak’ta bu kişilerin can güvenliğinin bulunmadığı açıktır. Bu haliyle Türkiye kendi imza attığı bir Konvansiyonu yok saymanın yanısıra insan hayatını zerre umursamadığını da ispat etmektedir.
Çünkü Türkiye’de mülteciler bugün açıkça böcek muamelesi görmektedir. Bütün dünyaya yayılan ve sayıları 15 ile 30 milyon arasında sürekli değişen mültecilerin Ortadoğu kolunun geçiş ülkesidir. Ve bu insanlar çaresizlik içerisinde insan tacirlerinin elinde kıvranırken, Türkiye insan kaçakçılığı ve insan tacirliği konusunda hukuki hiçbir yaptırım uygulamamaktadır.
Mülteci sorununa yaklaşım, bir devletin insanca yaşama hakkına duyduğu saygının ölçüsüdür. Ve Türkiye, sadece mültecilere yaklaşımı ile değil ama bir bütün olarak insanlara yaklaşımı ile saygı duymak bir yana, insanca olan herşeye düşman olduğunu çoktan tescil etmiştir.