30.11.2007 10:01
1947 tarihli bir Şark raporu - Ali Bilge
Ömer Madra: Biraz eski raporlardan bahsederek Güneydoğu sorunu ya da Kürt sorunu üzerinde duralım.
Ali Bilge: 2 yıl önce eski bir rapordan, devlet arşivinde göremediğimiz, “gayet mahrem ve zata mahsus” olan Şark Raporu’ndan bahsetmiştik. Rapor, Celal Bayar’ın iktisat bakanlığı döneminde Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa’nın talimatıyla başlayan ve şark vilayetlerindeki siyasal-etnik ve iktisadi durumu ortaya koyan kapsamlı bir değerlendirmeydi. 1936 yılında devlet arşivlerine girmişti. Şark Raporu Celal Bayar’ın Bursa Umurbey’ deki özel arşivinde bulunmuştu. Devlet arşivlerinde örneğine rastlanmamıştı. Gayet gizliydi. Celal Bayar’ın başbakanlık sürecini inceleyen akademisyen Nurşen Mazıcı’nın -şu anda profesördür- kitabında rapora yer veriliyordu. Gün yüzüne bu şekilde çıkıyordu. Nurşen Mazıcı belgeye, Bayar’ın kızı Nilifer Gürsoy aracılığı ile ulaşmıştı. Çok önemli bir belgedir. Bugün, Doğu ve Kürt meselesiyle ilgili olarak, başka bir araştırma sırasında karşılaştığım bir belgeden söz edeceğiz; 1947-61 dönemi Dünya Bankası - IMF - Türkiye ilişkilerini araştırırken, 1947 yılında maliye müfettişi, daha sonraları Hazine Genel Müdürlüğü yapmış olan Burhan Ulutan’a ulaşmıştım. Kendisiyle, dönemin IMF - Dünya Bankası – Türkiye ilişkilerini konuşurken, Burhan Bey 1947 yılında güneydoğu teftişinde hazırladığı bir raporu benimle paylaşmıştı. Burhan Bey’in bana verdiği bu rapor başka yerlerde de yayımlandı mı bilmiyorum, ancak bugün 1936 mülkiye mezunu Burhan Ulutan’ın, devlet arşivlerinde bulunan, bana söylediğine göre , o zamanki Ankara’da ve bakanlık çevrelerinde fazla da yankı yapmayan, üstü kapatılan raporundan bahsetmek istiyorum.
ÖM: Çok ilginç.
AB: Geçen hafta, askeri bürokrasinin, ünlü komutanların, genelkurmay başkanlarının, bölgede amirlik etmiş kuvvet komutanlarının “hep Kürt yoktur diye bilgilendik, mevzu hakkında bilgimiz yok” şeklinde basında yer alan değerlendirmeleri üzerine bu raporları hatırlatmakta fayda var. Aslında devlet arşivlerinde ve devletin kendi içinde, bilmediğimiz daha nice raporların olduğunu düşünüyorum. Devlet arşivlerinde, üstelik 1960’dan itibaren MGK gibi bir kurula sahip olduktan sonra, bölgeye ilişkin çok çeşitli analizlerin yapıldığı muhakkak. Ulutan, 32 yaşında ve maliye müfettişiyken hazırladığı, 30 Sayılı Genel Durum Raporu’na ek olarak hazırlanan ve “gizli ve zata mahsustur” ibareli Kürt raporundan alıntılar yapmak istiyorum. Celal Bayar’ın iktisat vekaleti sırasında hazırlanan rapor daha kapsamlıdır, 2 yıl süren bir hazırlık sürecinden geçmiştir. Her ikisinde de, meselenin daha çok geri kalmışlık, ekonomik aktivitenin olmaması üzerinden ortaya konduğunu görüyoruz. Ekonomik aktivitenin artırılmasıyla bölgenin nasıl kazanılacağına dair değerlendirmeler içeren bir rapordur. Burhan Bey’in de yaklaşımı öyle, ama o dönem itibariyle bu bölgenin fotoğrafının nasıl bir fotoğraf olduğunu ortaya koyması açısından son derece önemli. Burhan Bey’in raporunu Şevket Süreyya’nın İkinci Adam’ında görmek mümkün. Şevket Süreyya, İkinci Adam’da 1947’de bölgeye ilişkin yapılan bir değerlendirmeden söz ediyor, kaynak göstermiyor, ama bunun Burhan Bey’in raporu olduğunu düşünebiliriz.
ÖM: Burhan Ulutan’ın 1947 tarihli 30 Sayılı Genel Durum Raporu’na özel eki dediniz değil mi? Tam 60. yıldönümündeyiz yani?
AB: Evet. Biliyorsunuz maliye müfettişlerinin çok geniş yetkileri var, genel umum raporları da yayımlayabiliyorlar, teftiş de yapıyorlar ve teftişe gittikleri bölgeye ilişkin değerlendirmelerini de sunabiliyor. Salahiyetleri oldukça geniş. Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam’ın birinci cildinde Burhan Ulutan’ın raporundan yararlanıyor. “Devletin arşivinde 1947 yılında şark ve Kürt meselesine ilişkin yapılmış bir inceleme var” diyor, ama kaynak belirtmiyor. İkinci Adam’da işaret edilen değerlendirmenin Burhan Bey’in yaptığı bu çalışma olduğu düşünülüyor. Hatırladığım kadarıyla, kendisi bunu bana söylemişti. Burhan Bey’in raporu, bölgede yaşanan yoksulluk, geri kalmışlık, ekonomik aktivitesizlik ve Cumhuriyet’in bölgeye erişmediğini ortaya koyan tespitlerle başlıyor. Gözlemlerini ve tespitlerini saptadıktan sonra çeşitli öneriler sıralıyor, diyor ki; “bir gün şu ya da bu istikamette esen rüzgârların tesiri ve yerli ağaların bayrağı altında toplanan zavallı halkın ve düşman ordularının zafer naraları önünde ordularımızın yeni hudutlara geldiğini göreceğiz”. Yani durum böyle devam ettiği müddetçe -burada zaten bir sınır yok- bir sınır çizilmesi mümkün değil ve bu bölgedeki örgütlenmeler sonucunda doğu ve güneydoğu sınırlarımızın yeniden çizilebileceğini ima ediyor. Diyor ki; “bu acı ihtimalle karşılaşmak istemiyorsak, bir kaç bin kişilik jandarma ve ordu mevcudiyeti ile buraya hakim olunamayacağını, yerli halkla anlaşmak ve onları bağrımıza basmak ve aramıza karıştırmak mecburiyetinde bulunduğumuzu hatırlarımızdan çıkartmamalıyız. Hakikatleri açıkça görmek ve ifade etmek en önemli vazifemiz. Kendi vatanımızda kendi kardeşlerimiz arasında adeta bir müstemleke devleti gibi yaşamamız, silahlı kuvvetiyle halka hakim olmaya çalışmamızın sebepleri üzerinde ısrarla durmak, bunları bertaraf etmeye çalışarak vazifeye başlamak hedefimiz olmalıdır. Şiddet siyasetine artık son verilmesi kati bir zarurettir.”
ÖM: Çok enteresan tabii.
AB: Gerçekten şaşırtıcı tespitler yapılmış.
ÖM: 60 yıl önce gayet net bir tablo ortaya koyuyor.
AB: Barışmak lazım, onları anlamak lazım. Kaldı ki bu raporun yazarı Kürt değil, Kürt sempatisi hiç yok. “Onları nasıl kazanabiliriz?” mantığıyla bakan tespitler de bunlar; şiddet siyasetine son vermek gerektiğini söylüyor.
Uzun süre önce tanışmıştım Burhan Ulutan’la, 90’larında olması lazım şimdi. Diyor ki; “bu itibarla en kötü niyetli aşiret ağasına dahi iyi muamele etmekle beraber, şımartmamak, diğer taraftan halkın kalbini ve menfaatini kazanarak ağanın sultasını bertaraf etmeye çalışmak yegâne salim ve emin yoldur. Adalet, iyi idare, köylüyü kalkındırmak ve kendimize bağlamak hedefimiz olmalıdır. Mahkemesiz, hakimsiz, yolsuz, mektepsiz, doktorsuz, hastanesiz, baytarsız, ziraat teknisyensiz, bilgisiz, üstelik hırsız-memurlu bir idare nasıl olur da halkın kalbini kazanabilir?” Bu hırsız ve zalim memur atıfları çok fazla. “Bol kadrolu jandarma, ekseriyet tahrirat katibinin vekalet ettiği kaymakamlık ve mal müdürü ile tahsildarlardan mürekkep bir devlet teşkilatının, üstelik memurlar bir de halkı soymayı ilk vazifeleri telakki ederlerse, memlekete faydalı olacağını beklemek çok fazla ümit olur. Şarki Anadolu’ da yeni bir anlayışla işe girişmek, yeni bir sistem ve düzen getirmek durumundayız.”
ÖM: Çok ilginç. Bilinmeyen ve tahmin edilemeyecek hiçbir şey yok, buna rağmen de hiçbir şey yapılmadan bunca zaman böyle sürdürülebiliyor olması da ayrı bir tuhaflık tabii.
AB: Kesinlikle. 1937-38’de en kanlı Kürt isyanı var; Dersim malum. Hemen ardından 2. Dünya Savaşı başlıyor. Ulutan’ın raporu Dersim sonrası ve 2. Dünya Savaşı sonrası yapılan bir değerlendirme. Tam Dersim isyanı öncesinde, Tunceli Kanunu sonrasında yapılan bir değerlendirme de, Celal Bayar’ın daha önce sözünü ettiğimiz Şark raporu. Aslında iki raporu bir araya getirdiğimizde ortak bir tespit var: “Bu bölgeye hakim değiliz.” Burhan Bey’in raporunda da “Yönetimimiz bu bölgeye hakim değildir ve burada farklı ırk ve milli menşei olan bir grup yaşamaktadır. Etraflıca bunu tahlile yanaşalım” diyor. Mesele, “tamam farklıdırlar menşei itibariyle ama bunları kazanmak da pekâlâ mümkündür” anlayışında ele alınıyor. Önemli bir önerisi var; “her yıl bütçeye 10 milyon lira koyduğumuz takdirde, bu bölgeye çeşitli yatırımlarda bulunduğumuz takdirde, yeni bir vatan kazanırız” diyor.
ÖM: Çok ilginç.
AB: Bu raporun üzerinden 60 yıl geçiyor ve “ülkede Kürt olduğunu bilmiyorduk” diyen devlet adamlarıyla da karşı karşıya kalıyoruz.
ÖM: Üst düzeyde üstelik.
AB: Evet.
ÖM: Aralarında Kenan Evren gibi, uzun süre cumhurbaşkanlığı, darbe komutanlığı yapmış birisi de var.
AB: Devlet arşivleri içerisinde benzeri değerlendirmeler ve raporların bulunduğunu tahmin edebiliriz. Ayrıca, 1970-80’lere kadar nüfus sayımlarımızda vatandaşlara etnik pozisyonlarına ilişkin sorular soruluyor ve bunların bir kısmı yayımlanıyor. Daha sonra sorular soruluyor ve yayınlanmıyor, daha da sonra hiç sorulmuyor. Sanıyorum 1985’ten sonra bitiyor. Buna kim, kimler hangi organ karar verdi bilmiyoruz, bu ve benzeri şeyleri devlet arşivlerinde bulmak mümkün. Kenan Evren ve diğer komutanlar, bölgede komutanlık yapmış kişiler bu arşivlerin içinde yaşayan insanlar değil mi? Dolayısıyla, “durumun farkında değildik, bilmiyorduk” sözleri hiç inandırıcı değil. 80 yıldır raporlarda yapılan tespitlerin tam zıddı bir yaklaşım benimsenmiş. Dolayısıyla komutanların sözleri inandırıcı gelmiyor, zavallı itiraflar... Cumhuriyetimizin bu ve benzeri kangren konularında, kamuoyunun yıllardır derin bilgisizlik ve şartlanma içinde olduğunu biliyoruz. Osmanlı ve Cumhuriyet sürecinde bildiğimizi sandığımız pek çok konunun yanlış öğretildiğini görüyoruz, yeni yeni öğreniyoruz, şoklar yaşıyoruz. Konu, önce “şark ve cenubi şarktaki meseleler”di, sonra “doğu- güneydoğu sorunu” oldu, en nihayet “Kürt sorunu var” diyebildik. 80 küsur yıllık cumhuriyet arşivlerimizde yeterli sayıda bilginin olduğunu bizatihi kendimiz el yordamı ya da tesadüflerle ulaşabildiğimiz raporlarla farkına varabiliyoruz. Cumhuriyetin bekçilerinin cumhuriyet arşivlerinden hiç mi haberi olmamış?
ÖM: Burada başka bir problem göze çarpıyor, genel sorunun dışında; şimdi profesör olan Nurşen Mazıcı’nın ya da sizin bizzat çabalarınızla tesadüfen ulaşabildiğiniz Burhan Ulutan gibi kişilerin çalışmaları da genel olarak akademik çevrelerde ya da kamuoyunun bilgisi içine giren yerlerde pek bulunmuyor. Bunları bunca zaman sonra, ancak tesadüfen, ben de, arkadaşlarımız da sizden duyma imkânını bulabiliyorlar. Böyle bir bilgi problemi var.
AB: Evet ciddi var. Geçen haftalarda da konuştuk, mesela Türkiye’nin 1921’den 38 sonuna kadar yaşanan Kürt isyanlarında neler olduğuna dair doğru dürüst resmi bir bilgi, bir belge göremezsiniz, Genelkurmay kayıtlarına giremezsiniz. Dolayısıyla neye bakarız, İngiliz belgelerinde, yabancı yazında neler yazılmış onlara bakarız, bunlarla yetinmek durumunda kalırız. Şeyh Sait İsyanı’nda Kurtuluş Savaşı’ndan daha fazla Türk askerinin şehit olduğunu, 20 bin Kürt’ün öldürüldüğünü, isyanların toplumsal maliyetlerini bilemezsiniz, gerçekten Birinci Meclis ve İkinci Meclis sıralarında Kürt meselesine bakışın nasıl değiştiğini, Lozan öncesi ve sonrasında Birinci Meclis’in dağıtılmasıyla, İkinci Meclis’in oluşturulması süreci içerisinde neler olduğunu, özel bir ilginiz yoksa öğrenemezsiniz. Bu konular ortaya konmaz, açıklanmaz, üstü örtülür. Komutan açıklamaları bu anlamda son derece önemli. Derin bir bilgisizlik içindeyiz. Biz derin nüfus kayıtlarına giremeyiz. Hacettepe Nüfus Araştırama Enstitüsü değerli bilgilerle doludur. Akademisyen, araştırmacı bilgilere ulaşamazsa, ulaşana yazana zulüm edilirse, o zaman “kart-kurt”la idare etmek durumuyla karşı karşıya kalıyoruz.
Bir de tabii ideolojik yapılanma da bununla beraber gelişiyor, böyle bir eğitim veriliyor, böyle beyin yıkanıyor. Türkleştirme serüveni sadece azınlıklar üzerinden gitmiyor, bunun âlâsı Kürtler üzerine yapılıyor, sübyan mekteplerine kadar uzanan bir süreç var. Bir gece ansızın komutanlarımız da, “Aaa, Kürt varmış, darbe yaptım, Genelkurmay başkanlığı yaptım ama benim haberim yoktu” gibi gerçekten samimiyetinden şüphe edebileceğimiz itiraflarda bulunuyorlar. Tamam derin bir bilgisizlik var, ama bakın bir maliye müfettişi gidiyor, bölgede 4 ay kalıyor ve bir rapor yayımlıyor, sene 1947... Biz 2007’de 60 yıl sonra öğreniyoruz.
ÖM: Emekli askerlerin konuşması üzerine yönetmeliğin değişip, o konuşanların artık askeri gazinolara orduevlerine girmesinin sınırlanması gibi tedbirlere de başvurulabileceği belirtiliyor. Bunun da ahde vefaya aykırılık olduğu söyleniyor. Öte yandan Baskın Oran’ın defalarca yazmış olduğu gibi, Lozan gibi özellikle bayrak edinilen şiar edinilen bir antlaşmanın da metninin pek bilinmediğini biliyoruz. rahmetli Seha Meray tarafından Büyükelçi Osman Olcay tarafından yapılan çalışmalardan sonra kazandırılan Lozan metinlerinin de yeni baskılarının yapılmadığı ve bu konuların pek bilinmediği ortada. Okuyunca, Lozan’da azınlıklara ilişkin, Kürtlere ilişkin çok ciddi haklar tanınmış olduğu ortaya çıkıyor, bu da bilgisizliğin
AB: Kesinlikle. Burhan Bey bu raporu evine gittiğimde vermişti. O zamanki araştırma konumuz, “1947 ile 61 arasında Dünya Bankas, IMF ve Türkiye arasında neler yaşandı?” idi, bunu araştırıyordum. Belge yok devlet arşivinde, SEKA’ya gitmiş. Burhan Bey o zamanlarda Hazine genel müdürlüğü yaptığı için ona gitmiştim. Söylediğiniz gibi , Lozan antlaşması metni çok önemli, gerçekten hep elimin altındadır benim. Bu tutanakları kazandıranlar sağ olsunlar. 1974 Kıbrıs harekâtı sonrasında, Turhan Güneş, barış görüşmelerine İsviçre’ye gidecektir, düşünebiliyor musunuz, 1959’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin imzaladığı Londra Garantörlük Anlaşması’nın metni Dışişleri Bakanlığı’nda bulunmuyor, hatırladığım kadarıyla Fahir Armaoğlu’nun Siyasi Tarih kitabında metin var, oradan alınıp da gidiliyor. Yani orijinal metin Dışişleri Bakanlığında bulunamıyor, dolayısıyla kitabın ekiyle gidiyorsunuz.. Böyle enteresan abuk şeyler de yaşarız, yani Lozan’ı da tercüme etmeyiz, okullara sokmayız.
ÖM: Çünkü Lozan’da da, resmi tarih açısından yorumlandığında pek işe gelmeyecek bazı şeyler olduğu da açıkça görülüyor.
AB: Orada diyor ki, “TBMM Türklerle Kürtlerin ortak meclisidir, biz bu savaşı ortak yaptık”. Hep onu söylüyoruz, yaslandığınız tarih yalan bir tarihse o zaman kurulan düzen de yalan üzerinde duran bir düzen oluyor. Belki yarın öbür gün başka raporlara ulaşacağız, “zata mahsus ve gayet mahrem” raporlara. Sorunun aşılabilmesi için böylesi dokümanların ortaya çıkmasının büyük yararı var. Komutanlara bir eğitim dizisi olarak sunabiliriz bu belgeleri…
ÖM: Belleğe çok ihtiyacımız var topluca anlaşılan.
(26 Kasım 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)