02.12.2008
19.12.2007 17:18

Karayılan Kandil’e operasyonu değerlendirdi-ANF

 

Koma Civaken Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türk devletinin 16 Aralık’ta onlarca uçakla 100 ton bomba yağdırdığı operasyonu değerlendirdi. Karayılan ayrıca Türki medyasında kendi şahsına ilişkin ortaya atılan iddialara da cevap verdi. ANF’ye konuşan Karayılan, operasyonun uluslararası düzeyde bir tertip olduğu ancak başarısız kaldığını kaydetti.

Uluslararası saldırı

- Türk ordusunun alanlarınıza yönelik 16 Aralık’ta gerçekleştirdiği hava saldırısına İran top atışlarıyla, ABD ise istihbarat desteği ile katıldı. Bu operasyonun askeri ve siyasi olarak yarattığı sonuçlar nelerdir? 1 Aralık’ta yayınladığınız çözüm deklarasyonundan sonra gelen bu saldırılar ne anlam ifade ediyor?

-Türk ordusu esas olarak deklarasyonumuza başta Gabar olmak üzere Kuzey Kürdistan’da gerçekleştirdiği kapsamlı operasyonlarını daha da arttırarak cevap vermiştir. Bu biçimiyle deklarasyonu dikkate almayacağını ortaya koymuştur. Ayrıca hükümet de pişmanlık yasasını açıklayarak yine takiyeci bir yaklaşımla ordunun imhacı tutumuna katıldığını ve hareketimize karşı öngörülen imha konseptini durdurmayacaklarını ifade etmişlerdir. Türk devleti bu yönelimlerle deklarasyondaki barış çağrısını dikkate almayacağını gösterirken son olarak Zagros eyaleti ve medya savunma alanlarındaki merkez alanlarımızı hedefleyen kapsamlı hava saldırısıyla sadece Türkiye cumhuriyeti değil ABD’nin de deklarasyonumuzu dikkate almamakta olduğunu ortaya koymuşlardır. Medya savunma alanlarındaki merkez alanlarımıza dönük 16 Aralık’ta gerçekleşen bu hava saldırısı bir çok açıdan değerlendirilmesi gereken bir saldırıdır. Uluslar arası bir saldırı da diyebileceğimiz bir düzeyde tertiplenmiş bir saldırıdır.

“Bir ucunda ABD, diğer ucunda İran İslam Cumhuriyeti”

İşin ilginç tarafı şu ki, bu saldırı konseptinin bir ucunda ABD varken öbür ucunda da İran İslam cumhuriyetinin durmasıdır. Bu durum yaşadığımız dünya gerçeğinin ne kadar çıkara dayandığı, paradoksal bir konumu arz ettiği ve herkesin Kürt sorunu üzerinde ne kadar oynamakta olduğunu gösteren ilginç bir tablodur. Tabii Türk devletinin Türkiye’yi pazarlayarak ve jeo stratejik konumunu kullanarak Kürt özgürlük hareketini tasfiye amacıyla her şeyini pazarlaması sonucu bu paradoksal durum ortaya çıkmaktadır. Türk devleti sözüm ona vatandaşım dediği Kuzey Kürdistan’daki insanlarla oturup sorunu çözeceğine okyanuslar ötesine giderek ulusal onurunu pazarlayıp, kendi vatandaşı olması gereken insanlara karşı ittifaklar gerçekleştirmektedir. Ayrıca kendisi gibi Kürtleri egemenliği altında tutan İran’la antlaşmalar yapmaktadır. Bu durum Türk devletinin iflah olmaz bir biçimde Kürt düşmanlığını siyasetinin ana ekseni haline getirmesinden kaynaklanmaktadır.

“Direniş kılıcı daha da keskinleşecek”

Esası bu olurken ABD’nin de Kürt sorunun çözümüne ilişkin herhangi bir projesi olmamasına rağmen çıkarları için gerektirdiğinde Kürtleri dost, gerektirdiğinde düşman görmesi biçimindeki çifte standartlı siyaseti de açığa çıkmıştır. Kürtlere dayanarak Saddam rejimini yıkmaya ve bölgedeki sistemini kurmaya çalışan ABD Kürtler için en az Saddam kadar gaddar bir sömürgeci politikayı yürüten Türkiye cumhuriyetiyle beraber Kuzey Kürdistan’a karşı geliştirilen saldırının imkan ve zemin vererek sorumluluğunu üstlenmektedir. Hareketimize karşı uluslararası bir saldırı niteliğinde geliştirilen bu hava saldırısı ve top atışları herhangi bir sonuç almayıp başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Başta Enver ve Eşref olmak üzere beş kahraman yoldaşımız ve iki yurtsever insanımızın şahadetine yol açmış olsa da hareketimizin aldığı tedbirler sayesinde boşa çıkmışlardır. Ayrıca bu saldırıya İran top atışlarıyla destek verirken Irak devleti de ortak olmuştur. Biz açıklamalarımızda bu konuları izah ettiğimiz için yeniden açmayı gerekli görmüyorum. Ama bu tür saldırılarla Kürt halkının iradesinin kırılması bir yana, özgürlüğü için sürdürdüğü mücadelede direniş kılıcını daha da keskinleştirecektir. Halkımızın direnişi ve kendini savunması bu saldırılara karşı daha da güçlenerek devam edecektir. Halkımıza yönelik şiddete dayalı geliştirilen saldırıların çözümü değil, çözümsüzlüğü derinleştireceği açık bir gerçektir.

Ayrıca sözüm ona bizim dıştan destek alarak mücadele yürüttüğümüz biçimindeki Türk devletinin savının da yalan olduğu böylece ortaya çıkmıştır. Hareketimiz hiç kimseye dayanmadan özgücüyle mücadeleyi yürüten yegane hareketlerden birisidir. Türk devletini dışa dayandığı veya son dönemlerde uydurma haberlerle gündemleştirdiği biçimde kaçakçılıktan beslendiği yönündeki bütün senaryolar birer büyük yalandır. Biz bir kere ideolojik ve ahlaki olarak insana zarar veren her türlü içki, uyuşturucuya karşı mücadele yürüten bir hareketiz. Bunu yaşamımız ve pratiğimizle ispatlamış durumdayız. Ama buna rağmen psikolojik savaşın bir yöntemi olarak ve hareketimiz karşısında zorlanan Türk devletinin zaafını gizleme biçimi olarak devlet tarafından bilinçli bir biçimde bu türden kasıtlı iddialar ortaya atılmaktadır. Şimdi bu saldırıyla kimin ne kadar dışarıya bağlı olduğu ve kimin her şeyini peşkeş çektiği iyice açığa çıkmıştır.

“Dünya karşısında gülünç duruma düştüler.”

Diğer önemli bir husus da ABD keşif yapıp istihbarat vermiş, onay vermiş belki de bazı uçaklarıyla katılarak yol-yöntem göstermiş ardından bazı Türk uçakları gelip Kandil eteklerindeki yoksul Kürt köylülerini, evlerini vurmuş, hayvanlarını telef etmiş, okullarını ve hastanelerini yıkmıştır. Buna rağmen birbirini kutlamalar, başarı naralarının atılması dünya karşısında kendilerini gülünç duruma düşürmüş bulunmaktadırlar. Sen kendi özgücünle ne yapmışsın? ABD’ye yalvararak kopardığın imkanla yiğitlik taslayıp başarılı ordu pozuna bürünemezsin, bürünürsen de gülünç duruma düşersin. Yaşar Büyükanıt gurur duyduğunu söylemektedir ama neden gurur duyduğunu iyi anlayamadım.

“Büyükanıt ABD’nin iyi hizmetçisi”

Muhtemelen ABD’nin kendilerine verdiği iyi istihbaratlardan dolayı ne kadar iyi hizmetçi olduklarını öğrenmiş olmaktan gurur duymuş olabilir. Oysa ortada gurur duyulacak değil, acınacak bir durum vardır. Bunlar bu kafayla Türkiye’yi satacak ve Türkiye halkını büyük maceralara sürükleyerek yüz yılı kaybettirecekleri açık ortadadır. AKP’nin aşırı iktidarcı, çıkarcı, makyavelist anlayışıyla ordunun 20.yy dan kalma çağdışı inkarcı anlayışının ittifakının Türkiye’ye büyük acılar çektireceği gün geçtikçe daha iyi anlaşılacaktır.

Oysa deklarasyonumuz Kürt sorununa kalıcı ve köklü bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözüm önerisini yapmaktadır. Türkiye’yi ve iki halkın gönüllü birliğini düşünen, toplumsal uzlaşmayı ve gerçekten kendi içinde barışık bir toplumsal gerçeğe dayanarak çağa bakmak isteyen bir Türkiye’nin hayalini kuran tüm kesimlerin bu deklarasyonumuzu ciddiye alması gerektiği açık ortadır. Ama öyle görülüyor ki Türk devleti ve hükümeti bunu ciddiye almamaktadır. Biz deklarasyonu ilan ettik, işte Türk ordusu hemen bir gün sonrasında sınır ötesi harekatı başlattığını –sanal biçimde de olsa- ilan etti. Sonrasında da Kuzey Kürdistan’da operasyonlarını arttırarak, sürdürdü. Aynı biçimde Türkiye cumhuriyeti hükümetinin başı başbakan Erdoğan pişmanlık yasanını ortaya atarak, ‘gelin teslim olun’ dedi. Oysaki biz ortaya bir çözüm deklarasyonunu koymuşuz. Köklü ve kalıcı bir çözüme gidebilmek için bunun üzerinde tartışılması gerekiyor. Ama onlar “hayır siz gelin teslim olun aksi taktirde yok edeceğiz” demektedirler. Bu hiçbir onurlu Kürdün kabul edemeyeceği bir şeydir. Dolayısıyla buna karşı hareketimizin ve halkımızın tutumu çok net olacağı açık ortadır. Bu Türk devleti tarafından yeni bir savaş sürecinin başlatılması anlamına gelmektedir. Halk ve hareket olarak bize de etkili bir savunma savaşı sürdürme dışında bir yol bırakılmamaktadır. Biz onurumuz, haysiyetimiz gereği şereflice direnerek kazanma seçeneğini geliştirmede hiçbir tereddüt yaşamayacağız.

Kürt sorunu iki yüzyıllık bir sorundur. Yani iki yüzyıldan bu yana önce Osmanlı hükümeti şimdi de Türkiye cumhuriyeti hükümeti Kürtlere tek yönlü yaklaşarak, teslim almak istemiştir. Dolayısıyla da sorun çözülmemiştir. Biz bu sorunda uzlaşma temelinde kalıcı çözümünden bahsederken onlar “hayır bunu kabul etmiyoruz, teslim olmazsanız, yok olacaksınız” üslubuyla yaklaşmaktadır. Bu tutum çözüm getirmez, çözümsüzlüğü derinleştirir, çatışmayı da yaygınlaştırır. Nitekim Erdoğan’ın üslubu da bu olmuştur. Biz hem ordu hem de hükümet cephesinden yapılan açıklamalarla ve ortaya koydukları pratik yönelim ve saldırılardan deklarasyonu reddettiklerini anladık. En son 16 aralık kapsamlı hava saldırısıyla yeni bir saldırı dalgası başlatıldı. Deklarasyonumuza karşı böyle cevap vermekle Kürt halkının uzattığı barış eli bir kez daha havada bırakılmıştır. Bu bütün dünya kamuoyunun gözleri önünde cereyan eden bir süreçtir. Bu konuda herkesi gerçekleri görmeye, kimin savaştan, kimin barıştan yana olduğunu, kimin şiddetten, kimin demokratik çözümden yana olduğunu görmeye çağırıyoruz. Özellikle Türkiye’deki aydın-yazar, barışsever, demokrasiden yana olan tüm kesimleri de görevlerine sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Deklarasyonumuza rağmen Türk devletinin saldırıları durmak bilmeksizin devam etmiştir. Bu saldırılar çerçevesinde Gabar’da haftalarca sürdürülen operasyon sonucu gelişen çatışmalarda hem Türk ordusunun çeşitli düzeylerde kayıpları yaşanmıştır hem de başta Gülbahar yoldaş olmak üzere sekiz gerilla arkadaşımız da şehit düşmüştür. Kuşkusuz Gülbaharların, Rozerinlerin, Osmanların, Serdemlerin bu süreçte Gabar zirvelerinde göstermiş olduğu direniş çok anlamlıdır. Biz bu direnişi selamlıyoruz. Onların anılarını mücadeleyi yükselterek yaşatacağımızı da bu vesileyle belirtiyoruz. Gösterdikleri direniş birer kahramanlık örnekleridir. Çağın en gelişmiş tekniğine, binlerce askeri gücün kuşatmasına karşı kahramanca direnerek, şahadete ulaşmışlardır. Çok anlamlı ve değerli bir duruşun ifadesi olmuşlardır. Halkımız elbette ki bu değerli evlatlarına sahip çıkacak ve onların yollarının takipçisi olacaktır.

“Bizi kaçırmak kolay değil”

- Son süreçte Türk devlet yetkilileri ve basını tarafından hareketinizin lider kadrolarına yönelik, kaçırma, suikast gibi iddialar ortaya atılıyor. En son hava saldırısında da şahsınıza ilişkin çeşitli iddialar yer aldı. Bu söylem ve politikaların amacı nedir?

- Hareketimize karşı kapsamlı bir imha konseptinin olduğu biliniyor. Bu konsept çerçevesinde öncelikle Önderliğimiz hedeflenmiştir. Önderliğimiz etkisiz kılınmak, kitleyle bağları kopartılmak, susturulmak istenilmektedir. Bununla birlikte hareketimizin yönetiminin de hedef olduğu bilinen bir husustur. Onlar hareketimizin komuta kontrol merkezini sözüm ona dağıtarak, etkisizleştirerek, hareketi tasfiye sürecine tabi tutacakları hesabıyla bu tür planları geliştirmiş bulunmaktadırlar. Bu sürecin gelişimi bu biçimde olmakla birlikte şimdiden bir propaganda furyası başlatılmış bulunuyor. Yani hareketi yoğun bir psikolojik saldırıya tabi tutarak, adeta ha bugün ha yarın vurulacakmışız gibi gösterilmeye çalışılıyor. Sanki bizler kolay kaçırılabilecek ya da yakalanılabilecek pozisyondaymışız gibi yansıtılıyor. Oysa ki öyle kolay değildir. Bu devletin yıllardır bizlere dönük çeşitli düzeyde yönelimleri olmuştur. Şimdiye kadar sonuç almadıkları gibi bundan sonra da sonuç alınmaması için mücadele edilecektir. Bu bir mücadele durumudur. Biz herhangi bir kimsenin denetimindeki bir yerde değiliz. Biz Kürdistan’ın özgür zirvelerinde bulunuyoruz.

Kendi öz gücümüze dayanarak kendimizi savunabilecek imkanlara az çok vardır. Bu konuda dayandığımız zemin ve var olan imkanlar öyle herhangi bir devletin kolayca el uzatabileceği, sonuç alabileceği bir durum değildir. Ama ona rağmen psikolojik bir savaş gereği sürekli bu konuda kamuoyunu yanıltan propagandalar yapılmaktadır. Özellikle Türk basınının bu konuda çok yoğun bir manipülasyon yaparak gerçekleri tamamen ters yüz etme yöntemini esas almaktadır. Halkımızın bu tür haberlere itibar etmemesi ve bu konuda hareketin açıklamalarını esas alması gerekmektedir. Ayrıca bir de yönetimlerimiz arasında farklılıklar varmış gibi bazı senaryolar da üretilerek, ortaya atılmaktadır. Bunlar tümüyle saçma ve temelsiz psikolojik savaşın yalanları durumundadır. Fedai Apocu ruhla kendini örgütleyen yeniden yapılanmış PKK gerçeğinde bireylerin ve bireysel duruşların hiçbir zemini kalmadığı gibi tüm arkadaşların fedaice bir mücadele yürüttükleri açık ortadadır.

“Hareketimiz bu tür yönelimlere karşı kendini savunabilir!”

Bizler bir savaş ve mücadele yürütmek durumundayız. Halkımızın özgürlüğü için mücadele yürütürken her türlü darbe alma olasılığı vardır. Bu olanak dışı değildir. Fakat hem hareket tarzı ve mevzilenme durumumuz hem de Apocu çizgide yoğunlaşmış bir yönetim düzeyine ulaştığımız bilinerek, Türk devletinin bu türden söylemlerinin kursaklarında kalacağını halkımızın bilmesi gerekiyor. Yani hareketimiz hem yönetim düzeyi, hem de genelde mevzilenme ve ulaşmış olduğu örgütlenme düzeyi itibarıyla artık bu tür yönelimlere karşı kendini savunabilecek ve Önderlik çizgisinde kahraman şehitlerimizin mesajını halkla bütünleştirebilecek bir düzeyi yakalamıştır. Bu konuda herkes emin olmalıdır.

Bu söylem ve politikaların amacı bellidir. Kafaları karıştırarak yapımızın, tabanımızın düşünce sürecine etkide bulunmak ve anlık etkiler yaratmaktır. Kuşkular oluşturmak ve böylece halkımız ve tabanımızdaki kararlılığı yıpratma ve sarsmaya çalışmaktadırlar. Bunun karşısında halkımız bu türden psikolojik savaş yöntemlerine kanmamalı ve mücadelesini her halükarda kararlılıkla sürdürmelidir.

Esas yönelik kuzeyde olacak!

-Kış sürecine girilmesine karşın Türk devletinin HPG gerillalarına yönelik imha amaçlı operasyonlarını sürdürdüğü ve bunu sürdürmeye devam edeceği açıklamaları karşısında, önümüzdeki süreç nasıl gelişebilir?

- Biz deklarasyonla bir kez daha barış elini uzatmış olmamıza rağmen Türk devletinin hareketimize dönük saldırılarının giderek artan bir düzeyde devam edeceği anlaşılmaktadır. Kaldı ki bir süre önce Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ, hareket üzerinde baskı ve tazyik oluşturduklarını, bunun kış süreci boyunca da yoğun bir biçimde devam edeceğini ifade etmiştir. Dolayısıyla bu kış hareketimize karşı saldırıların devam edeceğini düşünüyoruz. Medya Savunma Alanlarına dönük daha çok tekniğe dayalı saldırılar ile psikolojik savaş yoğunluk kazanabilir. Teknik yanı, hava saldırıları, kısmi bazı nokta operasyonları yine top atışları, füze atışları biçiminde hareketi yıpratma, sürekli baskı altında tutma çabaları görülebilir. Ama esas olarak psikolojik savaşla hareketi yıpratmaya çalışacaklardır. Yine bu dönemde uluslar arası düzeyde hareketi daraltma çabalarını sürdüreceklerdir. Kanımca bahara kadar bu biçimde süreç gelişirken, esas yönelimlerini ise kuzeyde yapacaklardır. Türk devleti 2007 yılı boyunca sürekli bir biçimde hedef olarak sınır ötesini, Güney Kürdistan’ı göstermiştir ama tüm yoğunluğuyla kuzey eyaletleri üzerinde durmuştur. Bu kış da kuzey eyaletleri üzerinde durmaya devam edeceklerdir.

Özellikle güçlerimizin bulundukları, tespit edebildikleri alanlara dönük tekniğe dayalı, çeşitli operasyonel saldırıların gelişmesi söz konusu olacaktır. Yani güneyi yıpratma, kuzeyi imha etme amaçlarının esası olacaktır. Bu temeldeki bir projeyle kendilerini bahar saldırılarına hazırlama, güçlerimizi ise hazırlıksız bir pozisyonda tutmaya dönük çaba göstereceklerdir. Esas kozların ise önümüzdeki bahar ve yaz sezonunda paylaşılacağını söylemek mümkündür. Bu açıdan 2008 yılının mücadelemizde çok önemli bir yıl olacağı şimdiden görülmektedir. Gerçekten 2008 yılının bir zirvesel süreç olarak pratikleşeceğini şimdiden söylemek, bunu böyle görmek yanlış olmayacaktır. Bu nedenle herkes kendisini daha iyi ve yetkin bir biçimde bu zirvesel sürece hazırlamak durumundadır.

2008 tarihsel bir yıl olacak

Kuşkusuz Türk devletinin bu saldırılarına karşı tedbirlerimiz olacaktır. Onların bu yönlü saldırılarını boşa çıkarma, bizi daraltma girişimlerine karşı elbette bizim hem diplomatik, siyasal ve hem de askeri açıdan geliştirmeyi ön gördüğümüz bir takım tedbirlerimiz vardır. Yani onların saldırı konsepti karşısında hareketimizin savunma konsepti ve çözüm projesi vardır. Bunu Kürt halkı PKK öncülüğünde çok yüksek bir bilinç, duyarlılık, kararlılık ve örgütlü direnişle geliştirerek, Kürt sorununun çözümünde olmazsa olmaz biçiminde bir dayatmayı esas alacaktır. 2008 yılı tarihsel bir yıl olacak, derken kast ettiğimiz Kürt sorununun çözümünün en ileri düzeyde kendisini dayattığı bir süreç olması durumudur. Karşımızdaki güçlerin bütün panikleri, korkuları çözüm sürecinin onları aşarak, onlara rağmen dayatılmasıdır.

Kürt sorununun çözümü önündeki engellerin aşılması ve çözümün olmazsa olmaz biçiminde dayatılması önümüzdeki yılın temel görevi durumundadır. Tüm Kürdistani güçlerin ve özellikle de KCK sistemi içerisindeki tüm kurum ve kuruluşların bu eksende yoğunlaşmaları, mücadeleyi ideolojik, siyasal, sosyal, kültürel ve tüm yaşam alanlarından, savunma alanına kadar ele alış tarzımız bu eksende olmalıdır. Halkımız gelişen saldırılar karşısında bu eksende mücadele ederek sonuç alabilecektir.

“Pişmanlık yasası imha planının parçası”

- Eve dönüş yasası güncelleştirilmek isteniyor. Bunun son zamanlarda yoğunlaştırılan ideolojik, askeri, diplomatik ve siyasi kuşatmayla bağlantısı nedir? Türk hükümetinin bu planına cevabınız nedir?

-Eve dönüş yasası adı altında gündemleştirilen pişmanlık yasası hareketimize dönük geliştirilen imha konseptinin bir parçası olarak pratikleştirilmek istenmektedir. Zaten Türk devleti her dönemde kapsamlı imha saldırıları öncesinden bu yasaya başvurmuştur. Şimdiye kadar sekiz kez çıkarılmış ama hiçbirisinde de kendilerinin de belirttiği gibi herhangi bir sonuç alınmamıştır. Buna rağmen dayatılan kapsamlı yok etme saldırısının bir açık kapısı olarak pişmanlık yasası da gündemde tutulmak istenmektedir. Bu askeri bir stratejidir. Sen bir gücü hedeflerken ona bir de kaçış kapısını bırakman gerekir. Aksi takdirde sonuna kadar sana karşı direnir. Bir çıkış yolu olmadığı için sonuna kadar direnecektir. Karşıdaki gücün sonuna kadar direnmeyip, kaçabilmesi için bir kaçış kapısını açık tutma biçiminde bir askeri taktik vardır. Türk devleti de Kürt halkı ve özgürlük mücadelesine karşı yürütmekte olduğu bu kuşatma hareketinde bir kapıyı açık tutmaktadır. Bu da pişmanlık yasasıdır. Yani isteyen bu pişmanlık yasasından yaralanarak kaçabilir, canını kurtarabilir demek istemektedirler. Bu biraz da böyle bir stratejinin parçası olarak gündeme getirilen bir durumdur. Yoksa herhangi bir biçimde ne bir çözümdür, ne bir yumuşatmadır ya da daha değişik sonuç alabilecek bir yasadır. Bir kuşatma var ve bu kuşatmada sonuç almak için açık kapı bırakma taktiğinin bir gereğidir. Genelde yürütülen bir stratejinin taktik bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştır.

Bazıları diyebilir ki bu Erdoğan’ın bir çıkışıdır, farklı bir konseptidir. Hayır, bu yansıtılan yüzüdür. Anlaşılıyor ki başta ABD olmak üzere uluslar arası güçlerin de böyle bir dayatması var. AKP uluslar arası güçleri kandırmak ve yanıltmak için “ben af yasası çıkarıyorum, ben gerekenleri yapıyorum” havasını verdirerek, özünde pişmanlık yasasını dayatıp, ordunun geliştirdiği askeri operasyonların sonuç alıcı olmasını sağlamaya dönük bir çaba içerisindedir. Yüzeyde bir yumuşama, bir af gibi yansıtılırken, özünde ise bir imha planının bir parçasıdır. Bu pişmanlık yasası özünde bunun içindir. Bu nedenle biz Erdoğan’ın bu çıkışını deklarasyonumuza verilen ret cevabı ve savaş ilanı olarak değerlendirdik. Savaş ilanı olarak değerlendirmemizin nedeni budur. Çünkü esas itibarıyla böyle bir özelliği vardır.

Şimdi hareketimiz ideolojik, diplomatik ve askeri olarak kuşatılmaya alınmak istenilmekte ve bir çıkış kapısı olarak pişmanlık yasası gösterilerek, geliştirilen kapsamlı imha konseptinin sonuç alması sağlanmaya çalışılmaktadır. Bunun herhangi bir biçimde sonuç alması zaten mümkün değildir. Ama bu mantık sonuç alabileceğini düşünmektedir. Özellikle AKP mantığı Kürt halkını, gençliğini satılık bir varlık olarak görmektedir. “Biraz para-pul, imkan verirsek, gelip teslim olurlar. Teslim olanlara iş yeri sunacağız, imkan sunacağız” demektedir. Yani Kürt halkını parayla satın alabileceğini düşünüyor. Bu halkımıza yapılan en büyük aşağılama ve hakarettir. AKP bu anlayışını aynı şekilde Alevi halkımıza da dayatmak istemektedir. Sözüm ona Alevi kesimlere açılım yapmaya yöneliyor ama esasen maddiyatı arttırarak, dedelere maaş vererek, satın alabileceğini düşünmektedir. Yani bu mantık maddiyatçı bir mantıktır. Herkesi parayla satın alabileceğini düşünen bir mantıktır. İnanca, ideolojiye, felsefeye gereken yeri vermeyen, onun önemsiz olduğunu düşünen bir mantıktır. Çünkü kendileri öyledir herkesi kendileri gibi sanan bir yaklaşımdır. Oysa Kürdistan halkı bugün para-pul peşinde değildir. Kürdistan halkı her şeyden önce şeref, haysiyet ve onur peşindedir.

“Bu gençler gönüllü olarak anne babalarından ayrıldı”

Bugün Kürdistan dağlarında bulunan gençlerin çoğu aranmamaktadır. Önemli bir kısmı okuduğu üniversiteyi bırakarak gelmiştir. İstese zaten annesinin, babasının yanına gidebilir. Biliniyor ki Kürdistan gençliği gönüllü bir biçimde anne ve babasının yanından ayrılarak, kutsal bir dava uğruna dağa çıkmışlardır. Bu halkımızın geleceği, kimliği ve değer yargılarıdır. Değer yargılarından kopartılmış, kendi toplumsal gerçeğinden soyutlanmış bir gençlik neye yarar? Kökünden kopartılmış bir toplum paçavraya dönüşmez mi? Elbette ki dönüşür. İşte Kürt halkı buna ‘hayır’ demektedir, buna karşı gençlik dağa çıkmaktadır. Kürdistan gençliği buna karşı daha büyük kalabalıklarla dağa çıkarak, gereken mesajı verecektir. Bu türden küçük düşürücü, onursuzluğa çağrı yapan, insanların onurunu, ideolojisini, inancını hiçe sayarak, mal-mülkle satın alabileceğini sanan bir anlayışın ne türden bir gaflet içinde olduğunu Kürdistan gençliği pratiği ve direnişiyle gösterecektir.

Herkes bilmeli ki Önder Apo’nun öncülüğünde Kürdistan gençliğinin ve halkımızın geliştirdiği ulusal demokratik özgürlük mücadelesi kutsal bir mücadeledir. Hiçbir güç, hiçbir kuvvet, hiçbir maddi imkan bu yürüyüşün önüne geçemeyecektir. Bunu Kürdistan gençliği ve halkımız yakın gelecekteki pratiğiyle gösterecektir.

Sonuç olarak sorunun çözümünün bu tür yöntemlerde olmadığı açık ortadır. Ne kuru dayatmacı inkar politikalarıyla, ne de bu türden Kürdistan halkına onursuzluğu dayatan, muğlak bir takım çabalarla pişmanlık yasalarını gündemleştiren anlayışlarla sonuç alınabilir. Çözüm hareketimizin kamuoyuna sunduğu deklarasyon ekseninde tartışma sürecinin başlatılması ve böylece demokratik, barış ve toplumsal huzuru sağlanmış bir ülkenin ortaya çıkmasıyla imkan dahilinde olacaktır. Bunun yolu da demokratik Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik Özerk Kürdistan’dır. Herkes bilmeli ki bunun dışındaki çözüm formülleri hiçbir biçimde çözümü getirmeyecektir. Bu dava öyle yüzeysel tutumlarla çözülecek bir dava değildir. Kökeni tarihin derinliklerine dayanmaktadır. Bir toplumsal sorun olarak gündeme gelmiş bulunmaktadır. Çözümün ancak bu biçimde yaklaşılarak bulunabileceğini herkesin artık görmesi gerekir.

Bu açıdan biz Kürdistan gençliğinin ve tüm halkımızın bu türden pişmanlık yasaları dayatmalarına, psikolojik savaşın çeşitli yalanlarına, yine Önderliğimize, halkımıza ve gerillamıza karşı geliştirilen imha saldırılarına karşı “Edi Bese” demesini istiyoruz. “Edi Bese” hamlesi çerçevesinde halkımız, Kürdistan kadını, Kürdistan gençliği, Kürdistan emekçileri ve Kürdistan özgürlük gerillası gereken cevabı vererek, deklarasyon çerçevesindeki çözümü güçlü bir biçimde gündeme koyacak ve bunun tek yol olduğunu da herkese gösterecektir.

- Harekete yönelik saldırıların arttığı bir dönemde kamuoyuna açıkladığınız çözüm deklarasyonuyla neyi amaçlıyorsunuz?

Türkiye cumhuriyeti devleti 2006 yılından bu yana hareketimize karşı yeni bir saldırı konseptini kararlaştırarak, pratikleştirme sürecine sokmuştur. Bu saldırı konsepti temelinde Önderliğimize, gerilla güçlerimize, halkımıza ve halkımızın demokratik kurumlarına dönük çeşitli düzeylerde saldırılar geliştirilmektedir. Türk devleti tüm Kürt iradeleşmelerini tasfiye etme, etkisizleştirme ve teslim almaya dönük aldığı karar doğrultusunda geliştirdiği bu saldırılara rağmen kamuoyunda başlattığı bir propaganda hamlesiyle de sanki Kürt tarafı ve hareketimiz saldırılar geliştiriyormuş gibi yansıtmaktadır. Oysaki şiddet yöntemiyle Kürt özgürlük dinamiklerini ezmek, ortadan kaldırmak isteyen, sürekli bir biçimde şiddette ısrar eden taraf Türk devletidir. Bu anlamda Türk devleti kapsamlı bir saldırıyı halkımızın özgürlük mücadelesine karşı başlatmış bulunmaktadır. Fakat buna rağmen sanki saldıran, şiddette ısrar eden taraf bizmişiz gibi propaganda yaparak, kendisine bir mağduriyet görünümünü vermeye çalışmaktadır. Bu temelde yürüttüğü diplomasiyle hareketimize karşı bölgesel düzeyde oluşturduğu ittifakla yetinmeyip, uluslar arası güçleri de, yine Kürdistanlı bir takım güçleri de bu ittifaka dahil etmek amacıyla çok çeşitli diplomatik girişimler, pazarlıklar ve propagandalar geliştirilmektedir.

Hareketimize karşı geliştirilen saldırıyı bu biçimde dünya kamuoyuna yansıtan Türk devleti terör ve şiddet kavramı ekseninde hareketimize karşı geniş bir saldırı ittifakını geliştirmek istemektedir. Bununla birlikte çeşitli uluslar arası güçlerin, Türk devlet sistemi içindeki bazı kurumların ve yine Kürdistani bazı çevrelerin hareketimizden yeniden ateşkes talep edip, hatta silah bırakma çağrıları ve yine güçlerimizi Türkiye sınırları dışına çekme dayatmaları ortaya çıkmıştır. İşte yayınladığımız deklarasyon öncelikle Türk devletinin yapmakta olduğu çarpıtmayı düzelten, sorunun ne olduğunu, neyin nasıl ele alınması gerektiğini izah eden ve hareketimize çağrı yapan sorunla ilgili tüm güçlere verilmiş toptan bir cevap niteliğindedir.

Tabii ki biz demokratik barışçıl çözümden yana olduğumuzu, bunu uzun bir süreden beri gündemleştirdiğimizi, şiddetin ise Türk devleti tarafından dayatıldığını bu deklarasyonla bir kez daha ortaya koymuş olduk. Eğer Türk devleti şiddeti dayatmaktan vazgeçerse bu sorunun daha kolay çözülebileceğini, barışçıl demokratik yöntemlerle çözmekten yana olduğumuzu, bunun için Kürt tarafı olarak gerekli girişimlere, diyaloga hazır olduğumuzu deklare ettik. Bu dönemde çok yoğun bir biçimde hareketimizin durumu ve Kürt sorunu çeşitli güçler arasında ve kamuoyunca tartışılmaktadır. Ama bu sorunun çözüm çerçevesi ne olacak, çözüm projesi nedir, nasıl geliştirilecek, noktaları açıkta kalmaktadır. Yani tartışma yapılmaktadır ama açıkça bir çözüm projesini ortaya koyan kimse yoktur. Bu anlamda biz en makul taleplerle, çerçevesi her iki tarafın çıkarlarını birleştiren bir eksende çizilmiş bir demokratik çözüm projesini bu deklarasyonla birlikte kamuoyuna sunmuş olduk. Bu anlamıyla yürütülen tüm çaba ve tartışmalara Kürt tarafı ve Kürdistan özgürlük hareketi olarak yayınladığımız deklarasyonla çözümleyici yaklaşımımızı ve çözüm projemizi bu biçimiyle net ve açık bir tarzla ortaya koymuş olduk. Yani deklarasyonumuzun esas amacını bölgenin en temel sorunu olan Kürt sorununda demokratik çözüm projesini ortaya koyarak, yeni bir süreci başlatma istemi olarak görülebilinir.

-Çözüm deklarasyonunu kamuoyuna açıkladığınız günlerde Sayın Öcalan’a yine bir hücre cezası verildi ve haftalardır avukatları ile görüştürülmüyor. Bunlar Türk devletinin politikası açısından ne anlama geliyor. Neden son zamanlarda sık sık hücre cezası veriliyor?

- Bu sorunuz vesilesiyle Önderliğimizin sağlık durumuyla ilgili olarak aldığımız bazı yeni bilgileri değerli halkımızla ve kamuoyuyla paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi 1 Mart 2007 tarihinde kamuoyuna yaptığımız bir açıklamayla Önderliğimize dönük bir kimyasal zehirlemenin geliştirildiği yönünde bazı belgelerin elimizde bulunduğunu, bunun doğruluğunun ispatlanması için bağımsız bir doktor heyetinin İmralı’ya giderek yeniden tahlil yapmasını talep etmiştik. Bu talebimiz temelinde yurtsever halkımızın çok çeşitli düzeylerde gelişen demokratik eylemlilikleri oldu. Yine hareketimizin geliştirdiği diplomatik, siyasi çalışmaları oldu.

Bunun sonucu olarak mayıs ayının sonlarına doğru bir CPT heyeti İmralı’ya giderek Önderliğimizi üst üste iki gün ziyaret etmiş ve çeşitli diyaloglarla birlikte tıbbi muayene yapmış ve tahlil için de bazı numuneleri almıştır. O günden bu yana halkımızın bütün istem ve çağrılarına rağmen bu kurum kamuoyuna herhangi bir açıklama yapmamıştır. Şimdi anlaşılıyor ki aslında bu kurum Türk devletinin Önderliğimizin sağlığına dönük kasıtlı bazı müdahaleler yaptığını tespit etmiş ama açıklamamakta direterek bu süre boyunca Türkiye’yi aklayacak bir formül arayışıyla geçirilmiştir. Şimdi deniliyor ki “biz tahlil için numuneleri aldık ama Türk devleti İmralı dışına çıkarmaya müsaade etmedi. Bunun için biz tahlil malzemelerini İmralı’ya götürerek tahlil yaptık”. Bizim bildiğimiz kadarıyla Avrupa Konseyinin CPT’ye ilişkin sözleşmesinde CPT habersiz bir biçimde istediği cezaevine gider, istediği incelemeleri yapıp sonuçlarını dışarıya çıkarma hakkına sahiptir. Buna rağmen Türk devletinin sözleşmeye aykırı bir biçimde engellemeleri karşısında kamuoyu neden bilgilendirilmemiştir? Türk devletinin yaptığı bu engellemeler hakkında Avrupa Konseyi ne gibi işlemler yaptı? Bütün bu soruların cevabı belirsizdir. Anlaşılıyor ki alttan Önderliğimizin yaşamı pahasına Türk devletiyle pazarlıklar yapılmış ve Türk devletini fazla zora sokmayacak orta bir yol bulmaya çalışmışlardır. Böylece Önderliğimize karşı psikolojik işkence uygulayan bununla da kalmayıp kimyasal zehirleme yöntemleriyle yaşamına kast etmeye çalışan Türk devletiyle pazarlıklar yapan bu kurumun güvenilirliği tartışmalı hale gelmiştir.

İnsan hakları evrensel beyannamesi ve Avrupa hukuku adına bir saygı varsa, insan yaşamına değer biçme varsa ve Avrupa Konseyinin bir organı olan CPT bu değerlere bağlı olduğunu söylüyorsa perde arkasındaki bütün görüşmeler dahil, ulaşılan gerçek sonuçları kamuoyuna açıklanması gerekmektedir. Aksi taktirde önderliğimize karşı geliştirilen kimyasal zehirleme olayının bir uluslar arası komplo biçiminde tezgahlandığı ve buna Avrupa konseyinin ortaklık ettiği sonucu ortaya çıkacaktır. Eğer durum böyle değilse bütün gizli görüşmeler ve ulaşılan inceleme sonuçları tüm belgeleriyle birlikte açıklamaya davet ediyoruz.

Anlaşılıyor ki Önderliğimizin içinde bulunduğu sağlık koşulları gizlenemeyecek düzeyde ağırlaşmış bulunmaktadır. Bunu CPT’nin kendisi de tespit etmiş bulunmaktadır. Sağlık durumunun bu kadar kötüleşmesi ve vücudunda farklı elementlerin artması konusunda sindirim yoluyla herhangi bir müdahale yapılmadığını belirten CPT daha çok Önderliğin içinde tutulduğu hücrenin özel bir biçimde tertiplenmesiyle, oda içerisinde oluşturulan hava ve ortamın bir sonucu olarak sağlığının bozulduğunu söylemektedir. Özellikle odanın boyası, kapı ve pencerelerinin yeniden yaptırılması, yine oda içindeki nem çekici bezler dahil her şeyin boyanmış olması ve klimadan estirilen havanın da bu boyayla teması sonucu oluşan ortamla Önderliğimizin sağlığının bozulmasına yol açıldığı ifade edilmektedir. Özel hazırlama ile oluşturulan nemli atmosferin sinüzit hastalığını derinleştirdiği, bunun da beraberinde çeşitli sağlık sorunlarını yarattığı, durumunun ağır olduğu ancak kapsamlı bir ameliyatla düzelebileceği ve yerinin derhal değiştirilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Bu tespit doğru olsa bile bilimsel yöntemlerle odanın dizayn edilmesi ve Önderliğin yaşamına bu yöntemle kastedilmesi sürecinin geliştirildiği görülmektedir. Burada kasıtlı bir biçimde odanın dizaynı ve boyası zehirlemeye dönük bir faaliyettir. Fakat Önderliğin sağlığının durumunun ağırlaşmasının bu yöntem sonucu geliştirildiğini söyleme yaşamına kast etme suçunu hafifletmeye dönük bir izahat olabilme ihtimali yüksektir. Çünkü bunu yapanlara bilinçsizce yapılmış olduğu sanma imkanını vermektedir. Böylece devletin suçunu hafifleten bir sonucu yaratacak bir tespit olmaktadır. Yani zehirleme sindirim yoluyla değil solunum yoluyla yapılmıştır sonucu ortaya çıkmaktadır. Sindirim yoluyla olsa ancak birilerinin kasıtlı vermesiyle bu olabilirdi. Dolayısıyla suç sabittir. Ancak solunum yoluyla verilmiş olduğunu tespit etmek ise suç konusunu şüpheli hale getirmektedir. Bu nedenle daha çok bu anlama gelecek bazı tespitler üzerinde ortaklaştıkları anlaşılmaktadır. Eğer durum böyle değilse yukarıda da belirttiğimiz gibi CPT tüm görüşme belgelerini sunarak bizleri ve halkımızı ikna etmek durumundadır. Yoksa suçu gizleme suçunu işleme durumuna düşecektir.

Avrupa Konseyi ve CPT’ye çağrı

Biz Avrupa konseyini ve onun temel bir kurumu olan CPT’yi gerekli açıklama ve izahatı kamuoyu ve halkımıza bir an önce yapmaya çağırıyoruz. Durum ne olursa olsun kesin olan şu ki şuanda Önderliğimizin sağlığı ciddi bir düzeye varmıştır. Öncelikle tedavi edilmesi ve bulunduğu hücreden çıkarılması çok acil bir biçimde gerekmektedir. Bu sonuç hakkında Türk devletinin ve hükümetinin bilgisi olmasına rağmen halen Önderliğimizin tedavi edilmeden o hücrede tutuluyor olması aslında çürümeye ve imhaya terk edilme amaçlıdır.

Bu tespitlere bakıldığında Önderliğimizin tedavisinin sağlanması ve yerinin değiştirilmesi için hareketimizin geliştirdiği “Edi Bese” hamlesi çok isabetli bir çıkış olmuştur. Dolayısıyla sonuç alıcılığı ön gören bir mücadele ve hamle durumundadır. Tam da bu nedenden dolayı bizim hamleyi daha da yoğunlaştırmamız ve mutlaka sonuç alıcı kılmamız gerekmektedir. İmralı’da yapılan incelemelerle Önderliğin sağlığının ciddi bir durumda olduğu ve yerinin mutlaka değiştirilmesi gerektiği yönündeki bilgiler somuttur. Bu durum söz konusu uluslar arası kuruluş tarafında da tespit edilen bir husustur. Bu durumdan hareketle “Edi Bese” hamlesinin giderek yoğunlaştırılmasının önemi daha fazla açığa çıkmaktadır.

Açık ki Önderliğimizin yaşamına kastetme vardır. Önderliğimiz şahsında Kürdistan özgürlük hareketinden ve Kürt halkından intikam almayı hedeflemektedirler. Öncelikle Önderliğimiz üzerinde dokuz yıldan bu yana sürdürülen psikolojik işkencenin dozajı arttırılarak, yine hücre içinde hücre cezalarıyla Önderliğimize geri adım attırılmak istenilmektedir. Hareketimize karşı geliştirilen genel saldırı konseptinin Önderlik üzerinde yoğunlaştırılması suretiyle sonuç alınmak istenildiğinden, Önderliğimize dönük peş peşe hücre cezaları verilmektedir. Eğer tespitler doğruysa oluşturulan odanın ortamı zehirlenerek yaşamına kastedilmiştir. İmralı sistemi deyip, geçmemek gerekiyor. Öyle anlaşılıyor ki bu İmralı sistemi her türlü işkence, saldırı ve yok etme sistemidir. Bu açıdan Kürt ve Türk halkının bir arada yaşamasının bileşkesi olarak gördüğümüz Önderliğimizin içinde tutulduğu bu koşulları ortadan kaldırmadan barış ve çözüme dönük hiçbir şey yapılamaz. Bu nedenle öncelikle İmralı sistemini ortadan kaldırma mücadelesini vermek tüm kesimlerin görevi olmalıdır.

- AKP siyasi ve diplomatik saldırısını arttırdığı bir dönemde bazı yazarlar ve kimi Kürt şahsiyetler hareketinize ve DTP’ye saldırıyor. AKP’nin politikası doğrultusunda hareketinize ve DTP’ye saldıran bu çevrelere ne söylemek istersiniz?

-19. yüzyıldan bu yana özgürlük amacıyla gelişen tüm Kürt isyanları ve hareketleri egemen devletlerin güçlü ordularından ziyade Kürt işbirlikçi ihanetçilerinin eliyle tasfiye edilmiştir. Bu biçimiyle Kürt isyanlarının bastırılması ve Kürt katliamlarının geliştirilmesi yaşanmıştır. Bugün de hareketimize karşı işbirlikçi Kürt kesimlerinin örgütlendirilerek, sonuç alma istemi ön plandadır. Harekete karşı on binlerce kişi koruculuk adı altında silahlandırılarak, neredeyse Kürt çatışmasına dönüştürülmek istenilmiştir. Ancak Önderliğimizin akılcı politikaları ve yine çoğu zorla koruculaştırılan Kürt insanlarımızın giderek bilinçlenmesi sonucu bugün o silahlı çeteler önemli oranda Türk devletinin istemine cevap verecek pozisyondan çıkmışlardır. Şimdi zorla oluşturulan ve mevcut durumda Kürtlük bilinci gelişen askeri çetelerin etkisini giderek yitirmesi sonucu artık Türk devleti de bu oluşuma güvenmemekte, tasfiye etmemekle birlikte daha çok kontralaştırma geliştirilmekte, yeni pişmanlık yasasıyla da bu daha da güçlendirilmek istenilmektedir.

“Erdoğan Kürtler’i”

Yani etkisini yitiren askeri çetelerin yerine şimdi siyasi çetelerin oluşturulması hedeflenmektedir. Bunu da bugün Kürdistan’da AKP geliştirmek istemektedir. Nasıl ki Osmanlı döneminde sultan Abdülhamit, Hamidiye Alaylarını Kürdistan’da kurdu, ‘Hamidiye Kürtleri’ geliştirildiyse, bugün de Erdoğan çoğu zaman “benim Kürtlerim, benim milletvekillerim” diyerek, adeta ‘Erdoğan Kürtlerini’ oluşturmak istemektedir.

Bu politika Kürtler arası iç çatışmaya yol açacak çok tehlikeli ve aynı zamanda ahlak dışı bir girişimdir. Bununla birlikte bugün hareketimize karşı kapsamlı bir imha süreci başlatılmış bulunmaktadır. Ama en ileri düzeyde başarı kazansalar bile Kürt sorununu yok edemeyeceklerini egemenler bilmektedir. Bu açıdan öteden beri var olan ve zaman zaman daha fazla dillendirilen “Apo’suz ve PKK’siz çözüm” teraneleri bugün daha yüksek bir perdeden ifade edilmektedir. Özünde bu tür projeler üzerinde Avrupa ve daha değişik ülkeler çok uğraştılar. Fakat bu tür projeler Kürdistan’da zemin bulmadı çünkü Kürdistan koşulları farklıdır. Önder Apo bu halkı ölümün ve yok oluşun eşiğinden alarak, bu noktaya getirmiş bir önderliktir. Dolayısıyla bu önderliğe karşıtlık temelinde bir siyaset oluşturmanın çok güç olduğu açık ortadadır. Ama ha bire bu siyasette ısrar edilmekte ve özellikle AKP’nin pozisyonun bu konuda kullanılması düşünülmektedir. Uluslar arası güçlerin bu yönlü çabaları AKP’nin yeni bir Kürt işbirlikçi tabakasını oluşturma konseptiyle bütünleşince tekrardan böyle karşıt bir hareketin yani PKK’siz bir çözüm sürecinin devreye girmesi durumu söz konusu olmaktadır.

Bir de öyle anlaşılıyor ki bu yeni konsept çerçevesinde hareketimize karşı bir alternatif oluşturma çabası daha fazla geliştirilecektir. Esas amaç stratejik olarak Kürt direniş dinamiklerini zayıflatmadır. Bu yönlü bir çaba esastır. Yani Kürt dinamiklerini birbiriyle çatıştırma, yıpratma, baskı ve psikolojik savaşla sonuç alma projesi çerçevesinde Kürtler arası çatışma geliştirilmek istenmektedir. AKP’nin bu kadar DTP’yi zorlaması, yine Türk devletinin KDP ve YNK’yi zorlaması, tek şartın PKK’yi düşman ve terörist ilan etmeleri, aksi durumda kendilerinin de düşman görülecekleri tehditlerinin tek amacı Kürtler arası çatışma yaratarak nihayetinde de Kürtleri zayıflatarak, teslim almadır. Bu anlamda yoğun bir psikolojik savaş ve yıpratma geliştirilmektedir.

“Bazıları hareketimizi ahlaksızca hedefliyor!”

Bazıları bu savaşın bir parçası olarak hareketimizi ahlaksızca hedeflemektedir. Bunlar Kürdistan halkının bin bir emekle evlatlarının kanını dökerek, köyünü, yerini-yurdunu feda ederek, elde ettiği değerlere fütursuzca saldırmaktadırlar. Bu kişilere karşı elbette bizim de cevap hakkımız vardır ve halkımızın bunlara söyleyeceği sözleri olacaktır. Halkımız kendisine karşı yöneltilen saldırılara karşı kendini savunma hakkına sahiptir. Egemen güçler tarafından bu tip öğeler televizyon televizyon dolaştırılarak haksız ve ahlaksız bir biçimde bunların ağzından saldırılar yaparken hareketimiz adına arkadaşların bu kişilerin gerçekliğini ifade eden, ne yapmak istediklerini deşifre eden ve eleştirilerle durumu ortaya koymaları gayet normal ve bizim mücadele prensiplerimizin bir gereğidir. Bu türden açıklamalarımızdan rahatsız olan bazı çevrelerin rahatsızlıklarını hemen kaleme sarılarak, bildiri yayınlamaları aydın olmanın gereken ağırlığını göstermeyen, onu hafifleten, bilinçli veya bilinçsiz dolduruşa gelerek yanlışa düşmedir. Biraz da bazı çevrelerin oyununa gelme durumu vardır. Özellikle bazıları kamuoyunu ciddi bir biçimde yanıltarak çirkefliklerini gizlemek istemektedirler.

Özellikle bu aralar kimileri kendisini daha iyi pazarlamak için “PKK bize saldırıyor, bizi hedefliyor, PKK bizi teşhir ediyor, bize yönelecek” demektedirler. Bu kişiliklerin tozu dumana katmalarına kanmamak gerekiyor. Bunlar PKK karşıtı olmaktan çok yürütülen özel savaşın birer öğeleri olarak ortaya çıkmış kişiliklerdir. Biz Kürdistan’da siyaset yapan, kendisine ait çizgisi, bakış açısı olan kişiliklere ve çevrelere her zaman saygı duyarız; bunlara söyleyeceğimiz bir şey yoktur. Ama maalesef bunlardan bazıları da zaman zaman kendisini devlete şirin göstermek için “PKK bizi de tehdit ediyor” demektedirler.

“PKK Elçi’yi tehdit etmedi, PKK söylediğini yapan bir harekettir”

Örneğin biz Şerafettin Elçi’yi hiçbir zaman tehdit etmiş değiliz. Fakat bundan bir süre önce katıldığı bir televizyon programında “PKK beni tehdit etti, hedefledi” biçiminde sözler sarf etti. Bunlar doğru değil. PKK söylediği şeyi yapan bir harekettir. Eğer birini tehdit etmişse tehdidin gereklerini de yerine getirir. Ama öyle bir tehdit yoktur. Bu tür yaşlı başlı insanların yalan söylemeleri doğru değildir. Bu gerçekleri çarpıtmadır. Bizi her gün eleştiren kişileri biz de eleştiririz. Kaldı ki söz konusu edilen kişilerin çoğunun yaptığı eleştiri değil, özel savaşın hesabına PKK’yi ve Kürt özgürlük hareketine karşı yürütülen psikolojik savaşın gereklerini yerine getirmedir. Bir siyasi çizgisi olan ve kendi çizgisi çerçevesinde görüşünü savunan insanlar ayrıdır. Bu tür kişiler ayrıdır. Herkes biliyor ki hareketimize ve mücadelemize karşı yürürlükte olan bir konsept vardır. Bu konsepte dahil olma suretiyle karşıtlık yapma durumunda olan öğelerin konumunu deşifre etmek gerekiyor. Çünkü onlar tehlikeli oynayan tiplerdir. Bunların içerisinde bazıları var ki ne aydın ne de siyasetçidir. Kalitesiz, niteliksiz, ruhunu satmış, devletin polisiye tedbirlerinin bir yönlendirmesi olarak ortaya çıkmış kişilerdir.

“Korkuyorlarsa işlediklerinin suç olduğunu bilmelerindendir!”

Hiç kimse Mehmet Metiner gibi birisinin hiçbir odakla bağı olmayan, dürüst, sade, düşündüğünü söyleyen birisi olduğunu söyleyemez. Bu tipler daha önce bize de gelmiş, yararlanmak istemişlerdir. Fazla yüz bulamayınca bu sefer değişik çevrelere gitmişlerdir. Devletin ve AKP’nin bu yeni konsepti çerçevesinde kendilerine yer bulduklarını sanarak, ha bire bize saldırmaktadırlar. Bunların böyle kişilik sahibi, haysiyet sahibi olma gibi bir durumları yoktur. Bu kişiler siyasi çete olmak isteyen, Kürt halkının kanı temelinde çıkar ve mevki elde etmek isteyen ve gönüllü bir biçimde siyasi çete olmaya kendini aday gösteren kişilerdir. Bunları halkımız elbette ki iyi tanımalı ve hesabını da sormalıdır. Eğer bu kişiler korkuyorlarsa bunun sebebi işlediklerinin suç olduğunu bilmelerinden dolayıdır. Halkımız evlatlarının kanı üzerinde çıkar sağlamak isteyen bu tipleri tanıyarak mücadelesini başarıya taşıyacaktır.

Sorun sadece bu tür kişiler de değildir. Biz gerçeklerin daha doğru görülmesini istiyoruz. Kürt sorununun tartışılmasının yararlı olacağına inanıyoruz ve tartışan tüm kesimleri de görüşlerini hiçbir taraftan çekinmeden açıkça ortaya koymalarına her zaman saygı duyarız. Fakat gerçeklerin hakkını vermekle ancak yararlı sonuçlara ulaşılabilinecektir. Biz gerçekler temelinde demokratik özgür tartışmaya ve eleştiriye her zaman açığız. Her şeyden önce biz kendi kendimizi çok eleştiren bir hareketiz. Sorun bazı kişilerin bize eleştiri yapması değildir. Burada sorun gerçek anlamda eleştiri yapanlarla, psikolojik savaşın bir parçası olarak çarpıtma, karalama ve saldırı yapan öğelerin birbirinden ayrılmasıdır. Ortamı bulandıran bu tür öğelerin hem değerli aydın yazar çevreler tarafından hem de halkımız tarafından iyi tanınması, görülmesi ve gereken tavrın alınması gerekmektedir.

- İlan ettiğiniz çözüm deklarasyonu, son süreçte hareketinize yönelik açıklamalarda bulunan Güney Kürdistanlı güçler üzerinde ne nasıl bir etkisi oldu? - Yayınladığımız deklarasyon her ne kadar kuzey Kürdistan’da demokratik çözümü ön gören bir deklarasyon olsa da esas itibarıyla ulusal nitelikli bir deklarasyondur. Çünkü Türkiye’de inkar siyasetinin aşılmasında Kürdistan’ın tüm parçalarındaki Kürtlerin faydaları vardır. Türkiye Cumhuriyetinin inkar siyaseti aşılmadan, Türkiye’de Kürt sorunu çözülmeden, diğer parçalardaki tehdit de kalkmayacaktır. Başta güney Kürdistan olmak üzere tüm Kürdistan’daki kazanımlar üzerinde tehdidin kaldırılmasının tek yolu Türk devletinin Kürt inkarından vazgeçmesidir. Eğer Türk devleti Kürt inkarından vazgeçerse o zaman bir Kürt-Türk dostluğu genel anlamda gelişir ve Kürdistan’ın diğer parçaları üzerindeki tehdit de böylece aşılmış olur. Bu nedenle biz yayınlamış olduğumuz deklarasyonun ulusal nitelikte olduğunu ve tüm Kürdistani güçlerin, tüm Kürt halkının bu deklarasyonun arkasında durması gerektiğini belirtiyoruz.

Birçok Kürdistanlı örgüte hem deklarasyon hem de bu içerikteki mektuplar yazılmıştır. Aynı biçimde çeşitli uluslar arası güçlere de deklarasyon iletilmiştir. Deklarasyon hem Türkiye’de barışı, kalıcı çözümü geliştirmeyi hem de bölge istikrarının geliştirilmesinde de önemli bir rol oynayacak bir düzeyi sunmaktadır. Bu açıdan gerek barış ve demokrasiden yana olan tüm kesimlerin ve gerekse de tüm Kürdistanlı kesimlerin bu deklarasyona sahip çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Ama resmi bir biçimde bugüne kadar güneyli güçlerden herhangi bir tepki almış değiliz. En azından resmi tutumlarının olumsuz olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü barıştan ve demokratik çözümden yana net bir tutum konulmuştur. Bu açıdan makul ölçülerle Kürt sorununun çözümünü ön gören bu deklarasyona hiçbir Kürt kurumunun karşı çıkmaması gerekir. Umarız güneyli Kürt örgüt ve siyasi çevrelerinden de bu olumluluk temelinde bir yaklaşım gelişir.

“Hava saldırısı Kürt hükümetine de mesajdır”

En son Türk devleti geliştirdiği hava saldırısıyla hareketimizi ve bölgedeki halkı vurmak isterken esas olarak Kürt federe hükümetine de mesaj vermek istemiş ve tüm Kürdistani güçleri tehdit etmiştir. Bu saldırısının bu amaçlarla gerçekleştirdiklerini açık açık da söylemektedirler. Bu nedenle Kürt inkarın esas alan Türk devletinin şiddete dayanan politikalarına karşı güneyli güçlerin daha net tutum alarak deklarasyona sahip çıkmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda var olan yetersizliklerin aşılması ve demokratik, ulusal birlik ekseninde daha sonuç alıcı bir stratejinin izlenmesi gerektiği açık ortadadır.

- Gelişen saldırılar karşısında KCK'nin ilan ettiği Edi Bese hamlesi, gelişen saldırılara karşı cevap olabiliyor mu? Bu noktada hamleyi önümüzdeki süreçte nasıl geliştirmeyi hedefliyorsunuz?

-Bilindiği gibi saldırılar karşısında hareketimizin ilan ettiği “Edi Bese” hamlesi Kürdistan’ın çeşitli alanlarında gelişen eylemliliklerle gün geçtikçe daha da yoğunluk kazanarak, yaygınlaşmaktadır. Özellikle geçen hafta halkımızın Şırnak’ta şehitlere sahip çıkış eylemi çok anlamlıydı. Yine Kürt gençliğinin valiliğin mitingi yasaklamasına karşı İstanbul’da iki gün boyunca sergilediği direniş selamlanacak düzeyde bir direniş olmuştur. Bundan rahatsızlık duyan devlet güçleri bir çok tutuklama yaparak intikam almak istemişlerdir. Kürt halkının hafta sonunda Almanya’nın Duesseldorf kentinde gerçekleşen büyük mitingi birçok açıdan çok önemli mesajlar vermiştir. Özellikle yerinden, yurdundan göçertilen diasporadaki Kürt halkının böylesine büyük bir çıkışla Önderliğine sahip çıkması, Önderlik üzerindeki baskılara ve halkımızın demokratik kuruluşlarına dönük saldırılara karşı “Edi Bese” demesi çok anlamlı bir mesaj olmuştur.

Umarım halkımızın yurt içinde ve yurt dışında geliştirdiği eylemlerle verdiği bu mesajlar yerini bulacaktır. Kuzey Kürdistan’da “Edi Bese” hamlesinin kitlesel kabarması karşısında zorlanan AKP hükümeti bürokrasiyi devreye sokarak mitinglere izin vermemektedir. Böylece halkımızın kendisine karşı geliştirilen saldırılara yönelik meydanlarda sesinin yükseltilmesinin önüne geçilmek istenilmektedir. Ama yine mitinglerin yasaklandığı yerlerde yasaklara rağmen halkımızın ortaya koyduğu tavır ve tutumla aslında sürece etkili bir biçimde katılmak durumunda olduğunu göstermektedir. Başta batı Kürdistan’ın Halep, Afrin, Kobani ve Kamışlo gibi tüm şehirlerinde olmak üzere diğer parçalarda halkımız “Edi Bese” hamlesine katılarak, eylemlerini geliştirmekte ve örgütlemektedir.

Gelişen bu eylemlilikler sürece yeterince cevap oluyor mu konusu mevcut örgütsel etkinliğe göre belli bir düzeyin yakalandığından söz edebiliriz. Bu sürece yayılarak, giderek gelişecektir. Özellikle Türk devletinin kapsamlı imha harekatlarına karşı halkımızın tepkilerini beklemek mümkündür. Ayrıca önümüzdeki süreçte önemli günler var. Bu önemli günler vesilesiyle “Edi Bese” hamlesi büyüyerek devam edecektir. 15 Şubat, 8 Mart, 21 Mart Newroz gibi Kürt halkının mücadelesinde simgeleşen günler var önümüzde. Bu nedenle giderek artan düzeyde Kürt halkının “Edi Bese” sesi daha da yükselecektir.

Halkın öz gücüne dayalı kitlesel eylemlerle sürece cevap vermek egemen güçlere verilecek en güçlü cevaplar olmaktadır. Halkımız bunu bilmelidir. Herhangi bir yerdeki eylemsel çıkış bu nedenle çok anlamlıdır.

“Her Kürdistanlı yurtsever savunmaya sahip olmalı”

Edi Bese hamlesine tüm yurtsever Kürt halkı, tüm demokratlar, Kürt halkının dostları barıştan ve demokrasiden yana olan tüm ilerici demokratik kesimler katılmalı, elinden gelen katkıyı sunmalıdır. Gençler, kadınlar, emekçiler bütün toplumsal kesimler bu hamlesel sürece en güçlü bir biçimde katılmalıdır. Hiç kimse kayıtsız kalmamalıdır. Mutlaka bir şey yapılmalıdır. Biz şunu söylüyoruz, katılabilen gençler gerillaya katılsın, katılamayanlar serhildanlara öncülük etmelidirler. Her yurtsever mutlaka katkı sunmalıdır. Hiçbir şey yapılamıyorsa aile çevresiyle konuşmalı, yurtseverlik çerçevesinde onu örgütlemelidir. Gelişen saldırılar vardır. Bu saldırıları sadece askeri saldırılar, sadece polisin baskıları biçiminde anlamamak lazım. Saldırıların dozajı çok değişik biçimlerde gün geçtikçe gelişmektedir. Örneğin halkımıza karşı düşürme temelinde örgütlü olarak yürütülen çalışmalar vardır. Uyuşturucu, tiner, kapkaççılık geliştirilerek, Kürt gençliği değişik biçimlerde düşürülmeye çalışılmaktadır. Bu anlamda her Kürdistanlı yurtsever fert mutlaka bir savunmaya sahip olmalı, mutlaka bir biçimde “Edi Bese” hamlesine katılım göstermelidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi herkes bir şeyler yapmalıdır. Hiçbir şey yapamıyorsa dua etmelidir, demiştik. Biz bunu tekrarlıyoruz. Herkes mutlaka bu hamlesel çıkışa katılım göstererek, “Edi Bese” haykırışını yükselişi ve başarısı için üstüne düşeni yapmalıdır.

ANF/19.12.07


YAZICIYA GONDER


December
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31 1 2 3 4