13.01.2008 11:25
Karayılan: CPT Türkiye’ye aklamak istiyor – Zozan Sima / Gülistan Tara
Koma Civaken Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, İşkence Önleme Komitesi (CPT)’nin Türkiye’yi aklamak istediğini dikkat çekerek ‘’Öcalan’ın sağlığı konusunda CPT , Türkiye’yle yaptığı görüşmelerin tutanaklarını açıklasın’’ dedi. ANF’ye konuşan Karayılan, İran’ın idam ettiği PJAK militanı Demir, AKP’nin DTP’ye yönelik politikası ve Öcalan’ın akil adamlar önerisini değerlendirdi.
AGİT, TÜRKİYE İLE UZLAŞMA SONUCU İDAM EDİLDİ
- Geçen Aralık ayında İran devleti PJAK üyesi Hasan Hikmet Demir’i idam etti. Buna karşı da İran’ın Mako şehrinde Senem Erişen adındaki kadın gerilla bir intihar eylemi gerçekleştirdi. Bu gelişmeler hareketinizin İran karşısındaki tutumunu nasıl etkileyecek?
-Önce şunu belirteyim, Kürt özgürlük hareketinin özgürlükçü, bağımsızlıkçı çizgisine karşı Türk devletinin bir ucunda ABD’nin bir ucunda İran’ın bulunduğu bir konsept oluşturma durumu söz konusudur. Kürt özgürlük hareketine karşı anti-Kürt, anti-PKK ekseni doğrultusunda geliştirilen Türkiye, İran, Suriye ittifakı vardır. Bu temelde İran devleti hareketimize ve Kürt halkına karşı bir düşmanlık siyasetini geliştirmektedir. Gelişen bu idam olayı bu çerçevede kararlaştırılmış bir idamdır. Yani Türk devleti bundan soyut değildir. Nitekim idam edilerek şehit edilen arkadaşın kardeşinin basına yansıyan konuşmasından dinlediğim kadarıyla bir İran yetkilisinin Türkiye’ye haber verdiklerini söylediğini belirtiyordu. Yani anlaşılıyor ki ortak bir uzlaşma sonucu Agit (Hasan Hikmet Demir) arkadaş idam edilmiştir. Türkiye’de idam yok, Türkiye idam edememektedir, adeta bunu İran eliyle yaptırmaktadır. Bununla bize bir mesaj verilmektedir.
İRAN İLK KEZ BİR APOCU’YU İDAM ETTİ
İlk kez İran Apocu hareketin bir mensubunu idam etmiş bulunmaktadır. Şimdiye kadar binlerce şehidimiz olmuştur ama resmi kanunla üstelik idam sehpasına çıkarılıp, şehit edilme olayı ilk kez yaşanmaktadır. Hasan Hikmet arkadaş bu anlamda ilk idam şehidimizdir.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, İran devleti bunu yapmamalıydı. Böyle bir düşmanlığı Kürt halkına ve hareketimize karşı yapmamalıydı. İran devleti yanlış bir politik çizgidedir. Sözüm ona Kürt halkına karşı Türkiye ile birleşerek, Türkiye’yi Ortadoğu denkleminde yanına çekebileceğini düşünmektedir. Halbuki öyle değildir. Abdullah Gül’ün ABD de konuştuğu temel konulardan biri PKK, ikincisi İran’dır. İran konusunun konuşulduğu çeşitli biçimlerde basına da yansımaktadır. Yani İran bununla Türkiye’yi yanına çekeceğini düşünerek, bize karşı düşmanlık politikasında karar kılmıştır. Bu yanlıştır, doğru değildir. İran devletinin bu politikası İran halklarına da herhangi bir fayda sağlamayacaktır. Oysa biz böyle bir düşmanlık politikasını geliştirmek durumunda değiliz. Biz bu aşamada Kürdistan özgürlük hareketi olarak İran İslam cumhuriyetine karşı direkt cepheden düşmanca bir politik çizgi yürütmekten ziyade, Doğu Kürdistan’daki halkımızın özgürlük mücadelesini olumlayan, destekleyen bir çizgideyiz ve biz Türkiye’de olduğu gibi İran’da da şiddet, çatışma değil, demokratik çözüm çizgisinden yanayız. Orada PJAK ile İran devleti arasında zaman zaman gelişen çatışmaların anlamlı olmadığını, onun yerine siyasi diyalogun geçerli olması gerektiğini düşünüyoruz. Fakat biz bu konuda bize düşecek politik girişimlere de kapalı değiliz. Ama İran devletinin ısrarlı bir biçimde hareketimize ve Kürdistan halkına karşı böyle düşmanca bir politika yürütmesinin bir sonucu olarak arkadaşımız idam edilmiştir.
Buna karşı Ronahi Serhat (Senem Erişen) arkadaş da misilleme eylemini yapmıştır. Her iki arkadaşımızın duruşu da anlamlıdır. Öncelikle şunu belirteyim, Agit arkadaşın gerek mücadele süreci içerisindeki daha önceki pratiği ve duruşu gerekse de yaralı olarak İran devleti tarafından tutuklandığından bu yana Önderlik çizgisindeki kararlı duruşu kahramancadır. Taviz vermeyen, boyun eğmeyen duruşu Mazlumların, Kemallerin çizgisinin bir temsilidir. Bu açıdan arkadaşımızın duruşu çok anlamlı ve kahramancadır. Kürt halkının hepsi bunu örnek almalı ve sahip çıkmalıdır. Bunun karşısında Ronahi Serhat arkadaşın kendi inisiyatifi ve kararıyla gerçekleştirdiği misilleme eylemi de Apocu fedai ruhun sergilenmesi, Zilanların, Semaların takipçiliğidir. Bu, kendi inisiyatifi ile gerçekleştirdiği çok anlamlı bir girişimdir. Fedaice bir giriştir. Fakat ben şunu bir kez daha söylüyorum, biz ne İran devletinin hareketimizin kadrolarını idam etmesini isteriz ne de İran devletine karşı fedai eylemlerin geliştirilmesini isteriz. İkisinin de olmamasını isteriz.
Umarım bu ilk ve son olur. İran devleti bu yanlış politikasından vazgeçsin. İran devletinin Kürt halkıyla düşmanlıktan bir sonuç almayacağını bilmesi gerekmektedir. Kürt halkı onurlu bir halktır. Kendi özgürlüğü ve onuru için kimseye taviz vermeyecektir. Ama dostluklara da anlam verebilen, dostça yaklaşımlara cevap verebilen bir halktır. Biz İran devletinin bu yanlış politikasından derhal vazgeçmesini, Kürt halkından özür dileyerek, bu baskıcı girişimlerine son vermesini talep ediyoruz. Bizim İran devletinden beklentimiz budur. Aksi takdirde Türk devletiyle birlikte Kürt halkına karşı savaş ilan etmek, İran devletine de kaybettirecektir. İran devletinin öncelikle bunu çok iyi bilmesi gerekmektedir. Biz hareket ve halk olarak Kürdistan üzerindeki egemen devletlerin bu saldırgan ve düşmanca politikalarına karşı asla taviz vermeden onurlu bir duruşu sergileyerek şehitlerimizin anısını yaşatacağımızı belirtmek istiyoruz.
‘CPT’NİN YAPACAĞI AÇIKLAMAYI AZ ÇOK BİLİYORUZ’
-CPT’nin Önderliğinizin zehirlendiği yönündeki iddiaları araştırmak için İmralı’ya gitmesinin üzerinden aylar geçmiş olmasına ve hareketinizin çağrılarına yine Kürt halkının gerçekleştirdiği eylemlere rağmen bir açıklama yapmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz Önderliğimizin sağlığı ve özgürlüğü için yeni bir süreç başlattık. Bu Edi Bese hamle sürecidir. Kürdistan’ın dört parçasında ve Avrupa’da gelişen bütün eylemler Edi Bese hamlesi çerçevesinde gelişen eylemlerdir. Kuşkusuz çok anlamlıdır. Başta en son Strasbourg’ta geliştirilen eylemi ve eylemcileri, yine Kürdistan’ın tüm parçalarında Edi Bese hamlesi çerçevesinde gelişen eylemcileri selamlıyorum.
CPT’nin açıklama yapmasını özellikle istemek gerekiyor. Fakat CPT’nin ne açıklayacağını da az-çok biliyoruz. Öne çıkarmamız gereken esas şey Önderliğimizin sağlığı, acil tedavi ihtiyacı ve yerinin değiştirilmesidir. Bu tarafımızdan tespit edilmiş bir durumdur. CPT’nin bize yansıyan tespitlerinin sonucu da bunu doğrulamaktadır. Önderliğimizin ciddi sağlık sorunları vardır, derhal tedavi edilmesi gerekmektedir ve Türk devleti bir insanlık suçu işleyerek, bilinçli bir biçimde bu tedaviyi yapmamaktadır. Biz ulusal ve uluslar arası düzeyde bunu birincil gündem haline getirmeliyiz. CPT’nin yapacağı açıklama ana hatlarıyla biliniyor. CPT Türk devletiyle yedi aydan beri ilişki içindedir. Yedi ay önce İmralı’ya gitmiştir, tahlil için numuneler almıştır ama o zamandan beri herhangi bir açıklamaya yapmayıp, sürekli Türk devletiyle görüşmelerini sürdürmektedir.
CPT’DEN KUŞKU DUYAR HALE GELDİK
Bu da gösteriyor ki bağımsız olması gereken bir kurum olarak CPT, bir tarafla sürekli görüşme halindedir. Neyi görüşüyor? Niçin açıklama yapmıyor, konusu önemlidir. Halkımız sadece “CPT açıklama yapsın” derse bu yetersiz olur. Hayır, CPT tahlillerinin sonuçlarını ve Türk devletiyle yaptığı görüşmelerin tutanaklarını açıklamalıdır. Aksi takdirde biz CPT’den de kuşku duyar hale geldik. Yedi aydır bu kadar oyalaması CPT’yi de kuşkulu hale getirmiştir. CPT Önderliğimizin acil tedaviye ihtiyacı olduğunu söylüyor. Peki sağlık sorunları ve hastalıkları neden bu kadar derinleşti? Bunun izahatını yapamamaktadır. Bu açıdan CPT’nin sadece açıklama değil, Türk devletiyle yaptığı görüşmelerin tutanaklarını da açıklamasını istemek gerekiyor. Bizim için önemli olan esas olarak Önderliğimizin sağlık sorunlarının çözülmesi, tedavisinin yapılmasıdır. Bu temel hedef olmalıdır.
CPT’nin bu konuda duruşu artık tartışmalık bir durumdur. Biz yine de sonuçları bekleyeceğiz. Kalkıp, Önderliğimize doğrudan bir zehirleme yapılmadığı ama bunun yerine odadaki boyanın, odaya verilen klima ve havasının defakto bir biçimde zehirlemeye yol açtığı türündeki bir açıklamanın ne kadar gerçekçi olduğuna inanmak çok zordur. Yani doğrudan bir zehirleme yerine dolaylı bir biçimde zehirlemeye yol açılmıştır biçimindeki bir tespit Türkiye’yi aklama çabasıdır. CPT’nin Türkiye’yi aklayan böyle bir proje üzerinde durduğunu, Türkiye ile bu çerçevede görüşmeler yaptığı yönünde bilgiler almış bulunuyoruz. Biz “CPT’nin tutumları kuşku vericidir” derken bunu sadece bir yorum olarak belirtmiyoruz. Aldığımız bazı bilgiler vardır. Türkiye bu konuda direkt suçlanmak istenilmemektedir. Dolaylı bir uyarı yapılarak Türkiye’nin suçu hafifletilmek istenilmektedir.
Oysa Türkiye suçüstü yakalanmıştır. Dünyaca tanınan ve bilinen Fransız enstitüsü ve Dr. Pascal Kings’in raporuyla bu belgelenmiştir. Şimdi CPT bunu hafifletmeyi amaçlıyor. Biz bu tutumu asla kabul etmeyeceğiz. Eğer gerçekten kendi dedikleri gibiyse o zaman Türk devletiyle yaptığı görüşmelerin tutanaklarını açıklamalıdır. Bunu açıklamadığı müddetçe biz CPT’nin yapacağı açıklamalara da kuşkuyla bakmak ve güvenmemek zorundayız.
Halkımız bu çerçevede Edi Bese hamlesini daha da geliştirmelidir. Hem yurtiçinde hem de yurtdışında Önderliğin etrafında, onun sağlığı ve özgürlüğü temelinde mücadelesini geliştirerek, mutlaka sonuç almayı esas almalıdır.
“AKİL ADAMLAR” PROJESİNE DESTEK VERİRİZ
-Şiddet ve gerginlik süreci gelişirken Sayın Öcalan demokratik barışçıl çözüm sürecini yeniden canlandırmak için bir “akil adamlar komisyonu” kurulmasını önerdi. Böyle bir komisyonun kurulmasına yönelik hareketinizin yaklaşımı nedir?
-Aynı öneriyi DTP’nin parlamento grup başkanı sayın Ahmet Türk de dile getirdi. Biz “akil adamlar” grubunun her iki taraftan oluşarak, kangrene dönüşmüş bu sorunun nasıl çözüleceğini tartışabileceklerini, bu konuda bazı pratik girişimleri geliştirebileceklerini, böylece tıkanıklığın önünün açılabileceğini düşünmekteyiz. Böyle bir akil adamlar grubu oluşturulursa biz her türlü kolaylığı göstermeye hazır olduğumuzu belirtmek istiyoruz. Bazıları “biz Kürtlerle ya da PKK ile oturmayız, kabul etmeyiz” demektedirler. Abdullah Gül bizzat Amerika’da bunu söylemiştir. Sen gidip sorunu gizli kapılar ardında ta Amerika’da tartışıyorsun da neden gelip Kürtlerle tartışmıyorsun? Bir toplumsal sorun varsa, o toplumsal sorununun muhataplarıyla çözülmesi en kısa, en gerçekçi ve doğru yol-yöntem değil midir? Yani biz “illa gelin bizi tanıyın, bizimle karşı karşıya oturun, bizim tanınmamız temelinde adım atın” demiyoruz. Biz ortada bir sorun var, toplumsal bir sorunudur, bu sorunu makul, Türkiye’nin mevcut yapısının da, çıkarlarının da zarar görmeyeceği ama Kürt toplumunun da kendisini temsil edebileceği bir sistem geliştirelim, diyoruz. Buna demokratik özerklik de, denilebilir, başka bir şey de denilebilir. Türkiye’nin demokratikleşmesine yol açacak, birliğini gönüllü birliğe dönüştürecek, toplumsal uzlaşmaya dayalı demokratik bir cumhuriyetin zeminini güçlendirecek ama aynı zamanda Kürtlerin de özgür bir biçimde kendisini temsil edebildiği, kendini yaşayabildiği bir sistem olmalıdır diyoruz. Kürtlerin kimlik, kültürel haklarının teslim edildiği, kabul edildiği bir sistem.
Türkiye Avrupa Birliği’ne girmek istiyor, AB’nin tüm ülkelerinde bu vardır. İspanya, İngiltere, Belçika ve İsviçre’de vardır, her yerde vardır. Bizim söylediğimiz gönüllü birlik temelini geliştirecek bir toplumsal uzlaşma projesidir. Bunu akil adamlar tartışabilir, geliştirebilirler. Biz bunun için gereken kolaylığı sağlarız. Eğer bu konuda adımlar atılırsa, biz bu adımları destekleriz. İçinde yaşadığımız bu kış aylarında yani iki aylık zaman içerisinde böyle bir adım atılıp da ortam yumuşatılırsa sürecin barış ve demokratik bir yöne doğru evirilmesi mümkündür. Bunun fırsatları elden kaçmış değildir. Ama böyle bir şey yapılmayıp, şimdi AKP’nin yürüttüğü gibi ABD, İran ve daha değişik güçlerle ittifak temelinde Kürt halkının özgürlük dinamiklerini ezme, tasfiye etme politikası temelinde şiddet yürütülürse, önümüzdeki yılın çok tehlikeli, büyük gerginliklerin, büyük çatışmaların yaşanabileceği bir yıl olma ihtimali daha yüksektir. Böyle bir şey bizim tercihimiz değildir. Biz sürecin barış ve demokratikleşmeye doğru evirilmesini istiyoruz. Her türlü ihtimale karşı da hazırlıklarımızı şimdiden yapmak zorundayız. Çünkü biz hareket ve halk olarak kendimizi savunma, kendi geleceğimizi güçlendirmeye dönük çalışmaları yapmakla yükümlüyüz.
ABD İLE İTTİFAK YAPMIŞLAR, DÜNYAYI ALDIKLARINI SANIYORLAR
Bir de bu Türk basınının psikolojik savaşının atmosferiyle “hareketin son çırpınışı, bitişi” yönünde bir propaganda geliştiriliyor. Bu tür şeyler tamamen psikolojik savaşın yalana dayalı propagandalarıdır. Hareketimizin geliştirdiği ideolojik-politik çizgisi, örgütsel performansı, strateji ve taktik yeteneği bakımından en rahat ve en fazla mücadele yükünü omuzlayabilecek bir düzeyde olduğu bir dönemimizdeyiz. ABD ile bir ittifak yapmışlar, dünyayı aldıklarını sanıyorlar. Öyle değil, ABD eskiden beri bize karşı Türk devletinin yanındaydı. Şimdi ABD hareketimizin darbelenmesini, sıkıştırılmasını, izole edilmesini ve kendi yedeğine çekilecek düzeye getirilmesini istediği için Türk devletiyle ittifak yapmıştır. Yoksa ABD Türkiye’nin kaşına, gözüne hayran değildir. Bunu bir yere kadar götürecektir. Burada önemli olan onun-bunun yedeğine girme değildir. Bağımsız bir çizgide siyaset yapabilmektir. Türkiye yöneticileri bunu geliştirmedikleri için Türkiye’nin gerçek çıkarları yerine daha çok ABD’nin dümenine girerek, sürüklenmekte ve bununla da bizi bitireceklerini düşünmektedirler. Bu mümkün değildir. Bu yanlış politikaya en çok kürek çekenler de kendini akıllı zanneden köşe yazarları ve Türk basınıdır. Aslında bu gün hem AKP hem de ordudan daha çok Türk basını psikolojik savaşın bir gücü olarak savaş çığırtkanlığı yapmakta ve savaşı körüklemektedir. Buradan anlaşılıyor ki sadece bazı generallerin değil, bir kesim sermaye çevresinin de kan üzerinde rant sağlama hesapları vardır. Çünkü söz konusu basın Türkiye halkının değil, ağırlıklı olarak bu tür kesimleri borazanlığını yapmaktadır.
Biz kimseye dayanan bir hareket değiliz. Biz halkımıza, çizgimize, gücümüze, dağlarımıza ve kendi imkanlarımıza dayanan bir hareketiz. Dolayısıyla kendimize güveniyoruz. Barış istiyoruz, barışa gelirlerse varız. Yok “barışa gelmiyoruz, sizi yok edeceğiz” diyorlarsa buna karşı sonuna kadar direnerek, bunun imkansız olduğunu da herkese göstermeye ve ispatlamaya da sonuna kadar kararlıyız.
AKP, DTP’Yİ BİTİREBİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜYOR –
AKP hükümetinin DTP’ye yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz, zira Erdoğan en son Meclis’teki grup toplantısında DTP’yi açıkça tehdit etti. AKP’nin DTP’ye bu kadar saldırmasının altında ne var?
-Bu soru çok önemlidir. Bence Türkiye’deki bağımsız-tarafsız siyasi çevreler ve Kürt siyasi çevrelerinin bu konuyu yeniden ele almaları gerekmektedir. Çünkü önemli bir konudur. Şimdi AKP bir yerde adeta PKK’yi bırakmış, DTP ile uğraşmaktadır. Halbuki her platformda sömürgeci Türk devlet rejimine karşı mücadeleyi yürüten PKK’dir. AKP sözüm ona PKK’yi tasfiye etmek isteyip, Kürt sorununu çözümsüz bırakırken diğer yandan da Kürt toplumunu örgütsüz bırakıp, kullanmak için de DTP’yi hedef almıştır. Bu çok çirkefçe bir siyasi anlayıştır. Öncelikle DTP’yi parçalamak, etkisizleştirerek bununla da sonuç almak istemektedir. Aslında burada AKP’nin samimi olmadığını ve Kürt sorununu çözmek istemediğini net bir biçimde görmek gerekiyor. Eğer AKP gerçekten Kürt sorununu çözmek istemiş olsaydı, DTP bunun için önemli bir imkandır. Bir DTP grubunun parlamentoda bulunmuş olması sorunun çözümü için bulunmaz bir fırsattır. En azından en radikal Kürt kesimleriyle Türk devleti arasında bir köprü rolünü oynayabilecek bir noktada durmaktadır. Şimdi AKP, DTP’yi o noktadan çekmek istemektedir. Böylece DTP’yi bitirebileceğini düşünmektedir. Yani DTP’yi o noktadan çekerek hem DTP’nin zeminini kaydırmak hem de aynı zamanda Kürt sorununu çözmek değil, tüm Kürt dinamiklerini tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Kesinlikle AKP’nin politik yaklaşımında Kürt sorununu çözme yoktur, DTP’ye yönelik yaklaşımı bunun en net ifadelerinden biridir.
KÜRT HALKINI TEMSİLCİSİZ BIRAKMAK İSTİYOR
AKP’nin stratejik hedefi DTP’yi zayıflatmaktır. Neden? Çünkü Kürt halkını temsilcisiz bırakmak istiyor. Kürt halkının üzerinde hesapları vardır. Devleti ele geçirmede Kürt toplumundan yararlanmak istemektedir. Bir kez daha burada AKP’nin çıkarcılığını görmek durumundayız. Bunun için AKP özellikle DTP’yi baskı altına almaya çalışmaktadır. Her eylem olduğunda öncelikle DTP’yi hedeflemektedir. DTP eylem gücü değil ki! DTP Kürt halkının yürüttüğü mücadele zemininde Türkiye’nin anayasal sınırları içerisinde siyaset yapan bir siyasi partidir. Bir yerde bir askeri eylem oluyor, o DTP’ye saldırıyor. DTP’ye “sen de çete ol” diyor. Şimdi Kürdistan’da PKK’ye karşı bayrağı çekip, savaşanlar çetelerdir, koruculardır. DTP’liler çeteciliği kabul edebilirler mi? Ederlerse siyasi misyonlarının biteceğini herkes biliyor. Bu bilinmesine rağmen ha bire bu tür dayatmalarda bulunulması aslında DTP’nin bitirilmek istenmesidir. Bu anlamda DTP doğru bir politik çizgiyi yürüterek, bu saldırıyı boşa çıkarmak, göğüslemekle karşı karşıya bulunmaktadırlar.
DTP’NİN YETERSİZLİKLERİ…
Bu konuda ben DTP’nin birçok yetersizliklerini, geriliklerini sayabilirim. Bize göre olmayan yanları olabilir. Ama AKP’nin bu biçimde yani sözüm ona Kürt özgürlük dinamiklerini tasfiye etme konsepti çerçevesinde DTP’yi hedeflemesi karşısında tüm Kürt halkının DTP yöneticileri arkasında durması gerektiğini düşünüyorum. Yoğun psikolojik baskı altında onların kendi çizgilerinde ısrarcı tutumları şahsiyetli bir duruştur ve yalnız bırakılmamaları gerekiyor. Adeta her taraftan kuşatılma girişimlerine karşı DTP’li parlamenterlerin ve yöneticilerin direnmesi anlamlıdır. En azından Kürt kimliğinde ve bağımsız siyasi kimliklerinde bir ısrardır. Bu hem Kürt halkının temsili açısından hem de Türkiye’de gerçek bir demokratik duruşun gelişmesi açısından önemli bir duruştur. Türk devleti tüm Kürt demokratik organlarını hedefleyerek saldırı yelpazesini geniş tutmaktadır. Sadece bizi değil, aslında kendi kimliğinde ısrar eden, kendini inkar etmeyen tüm Kürtleri hedefleyen bir saldırı durumu söz konusudur. Zaten “ne mutlu Türküm demeyen herkes düşmanımdır” diyerek bu saldırı konseptini oluşturmuşlardır.
Dolayısıyla buna karşı tüm Kürtler kenetlenmelidirler. Tüm Kürt yurtsever, demokratik kurumları aralarındaki sorunlar ve farklar ne olursa olsun bu dönemde özel savaşın baskılarına ve yaratmaya çalıştıkları atmosfere kanmadan birliğin korunmasını esas alınmalı, saldırılar geri adım atmayarak Kürt halkının iradesinin temsili mutlaka başarılmalıdır. Onlar bizim birliğimizi bozmak istiyorlar ve bunun için de ha bire bastırıyorlar. Türkiye’deki sol demokratik güçler ve Kürt demokrasi ve yurtsever mücadelesini yürüten tüm güçler AKP’nin ve Türk devletinin bu özel savaş yönelimlerine karşı daha fazla kenetlenmeli, DTP’yle birlikte saldırıları ortak göğüslemeleri gerekir diye düşünüyoruz.
Bu desteğin Türkiye’de gelişecek olan Demokratik Cumhuriyet Konferansı çerçevesindeki çalışmalarla pekişebileceğine inanıyoruz. Biz Demokratik Cumhuriyet Konferansının Türkiye demokrasi hareketi açısından çok önemli bir gelişmeye yol açabileceğini, dolayısıyla tüm Kürt yurtsever demokratik çevrelerin ve Türkiye’deki sol demokratik çevrelerin böyle bir platformda bütünleşerek, güçlerini yoğunlaştırmaları gerektiğini düşünüyoruz. Bu demokratik cumhuriyet konferansı çizgisinde gelişecek olan bütün girişimlerin de arkasında olacağımızı belirtmek istiyorum. Bunun önemli bir çıkış olabileceğini Türkiye demokrasi hareketine nefes aldırabileceğini ve AKP’nin bu tahkiyeciliğine, Türkiye’yi pazara çıkaran politik anlayışına karşı gerçek bir muhalefetin zemini olabileceğini düşünmekteyiz.
ANF / 13.01.08