17.08.2008 10:51
17 Ağustos deprem yıkımının tek sorumlusu, sermaye düzeni ve devletidir!
Herkese ihtiyacına göre ve sağlıklı konut için sosyalizm!
Bugün onbinlerce insanımızın yaşamını yitirdiği 17 Ağustos depreminin yıldönümü. Deprem diye sunulan, ama gerçekte tam bir devlet katliamı olan facianın üzerinden 9 yıl geçti.
Ancak bunca geçen zamana rağmen; Kızılay’daki çete kurumlaşması, trilyonluk yolsuzlukların devletin en tepesinde nasıl kotarıldığı... Devletin toplanan yardımları nasıl iç ettiği... Çadır, ilkyardım, aş-ekmek skandalları... Bilimin dine dönüştürülmesi, bilim insanlarının halkın yanında olmak yerine magazin dünyasında prim yapması... Parlamenterlerin yardım paralarıyla yurtdışında yaptıkları skandal sefahatları... Faşist ordunun depremin altında inleyen halkı bırakıp katliamlarla uğraşması... Sermaye medyasının devleti aklamak için yalana dayalı ikiyüzlü manipülasyonu... Dahası Bolu ve Sakarya’da tepkilerini dile getiren kitlelere devletin polisiyle, jandarmasıyla, valisiyle saldırması... hafızalardan silinmedi.
Depremin yıkıntıları arasında meclisten, sosyal güvenliğin tasfiyesine dönük mezarda emeklilik yasasının çıkartılması... Böylece depremle devletin maskesinin düşmesi... bugün hala hafızalarda tazeliğini koruyor.
Tabii ki, 24 Temmuz’da yüzbinlerce işçi-emekçi Ankara sokaklarına döküldüğünde “sokağa çıkamayan” devlet erkanı, depremin kırıcı etkisiyle faşist saldırılarını yoğunlaştırdığı da unutulmadı. Depremin hemen ardından halka giyecek, maddi yardım ve kan bağışında bulunmak isteyen devrimci tutsakların talebi reddedilirken, daha depremde ölen insanlarımızın cesetleri bile soğumadan Ulucanlar’da 10 devrimcinin katledildiği, onlarca tutsağın sakatlandığı da belleklere silinmezcesine kazındı.
17 Ağustos öncesi ve sonrasında yaşananlar, onbinlerce emekçinin ölümünden depremin değil, kapitalizmin sorumlu olduğunu göstermiştir. Depremin ardından geçen 9 yıl boyunca yaşananlar bu çıplak gerçeği defalarca gözler önüne serdi. Bu gerçek, bu düzende emekçilerin yaşamının bir pul kadar dahi değeri olmadığıdır. “Doğal afet” olarak gösterilmek istenen tüm bu katliamların arkasında kapitalistlerin kâr hırsı var. Her olayda değişik şekillerde ortaya çıkan denetimsizlik, yapılan uyarılara kulak asmama, bildiğini okuma, siyasi şov, maliyetten kaçma, ihale yolsuzlukları vb. durumlar yaşanan felaketlerin altyapısını döşemiştir. Sermaye düzeni gerekli tedbirleri almayarak sadece felaketlere davetiye çıkarmakla kalmadı. Felaketlerin yıkıma uğrattığı emekçilerin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamadı, onları yaşadıkları yıkımla başbaşa bıraktı. Uyguladığı saldırı politikalarıyla yaşanan yıkımı daha da derinleştirdi.
Bugün bilim insanlarının belirttiğine göre, İstanbul’u 17 Ağustos’u kat kat aşan bir deprem felaketi bekliyor. Peki, bu bağıra çağıra yaklaşan felaket karşısında devletin bir hazırlığı var mı?
Devlete sorarsanız, bütün hazırlıklar tamam. Elbetteki, sermaye devletinin zihniyetine göre depreme hazırlık demek, ceset torbası stoklamak demektir! Ya da toplu mezar alanlarının tespiti vb. Bunun, yıkımı ve can kaybını asgariye indirmek anlamına gelmediği kesin. Çünkü, deprem hazırlığı adı altında yürütülen "sözde" çalışmalara hastane, okul gibi toplu yaşam alanlarının bakım ve onarımı dahil değildir. Genel kontrol bir yana, geçmiş depremde hasar gören binalara bile el atılmıyor. Nasıl atılsın ki? Devletin bütçesinde yerli ve yabancı sermaye dışında kimseye bir kuruş pay ayrılmıyor. Ama devlet "depreme hazırlanıyor"!
Depreme hazırlık adı altında görüşülen, hesabı-kitabı yapılan önlemler arasında, kuşkusuz 17 Ağustos'un derslerinden de yararlanılarak, yıkıma karşı gelişecek halk hareketinin nasıl bastırılacağı vardır. Olması gerekir, zira bu, sermaye devletinin değişmez karakteridir. Nasıl ki, kendi eliyle yarattığı ekonomik-sosyal yıkım yüzünden beklediği "sosyal patlama"ya karşı sadece bastırma önlemleriyle ilgileniyorsa, deprem ve diğer yıkımlar konusunda da benzer bir tutuma sahip olacaktır.
Önceki ve sonraki tüm depremlerin de gösterdiği gibi, 17 Ağustos depreminde de yaşanan felaketin asıl sorumlusu sermaye devletidir. Yaptığı hazırlıklara bakılırsa, onun bu karakterinde en küçük bir değişiklik olmadığı, dolayısıyla, “deprem hazırlığı” denilenin aslında yeni yıkım ve yeni felaketler hazırlığı olduğu görülecektir.
Kısacası, bu düzen ayakta kaldığı, bu devlet, işçi sınıfı ve emekçilerinin başında durduğu sürece felaket ve yıkım üretmeye devam edecektir. Deprem veya diğer tüm felaketlerden kurtuluşun yolu, başımızdaki en büyük felaket olan sermaye devletinden kurtulmaktan geçiyor. Ancak ve ancak, kârı va çıkarı değil, emeği ve emekçiyi temel alan bir toplumsal düzende, yani sosyalizmde depremler felaket olmaktan çıkarılabilir. Ancak bir işçi-emekçi iktidarı, kaynak ve imkanları işçi sınıfı ve emekçi halkın hizmetine sunabilir.