22.11.2008
23.07.2006 17:27

'İsrail Gibi Yaparız' - Yürüyüş

 

Halka karşı baskı ve terör politikasının savunucuları ve bizzat AKP hükümeti bu kez tüm maskeleri kaldırıp atarak kendi politikalarını "İsrail gibi olmak" diye tanımladılar.

AKP, kendine yakışanı söyledi:
'İsrail gibi yaparız'


"Biz şu ana kadar bu işin üzerine hep sabırla gittik. Hep demokratik çizgide bu işi halledelim dedik. Ancak, bu gece 8 yavrumuz şehit oldu... Bunlar çekilir şeyler değil. Yarın yapacağımız toplantı ve ardından yapacağımız Bakanlar Kurulu toplantısı çok şeylere gebedir."
Oligarşinin terör kampanyasının fitili bu sözlerle ateşlendi.


Hemen ardından 16 Temmuz'da Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplandı. Onu "çok şeylere gebe" olduğu belirtilen Bakanlar Kurulu toplantısı izledi.


Bu arada Cumhurbaşkanı Sezer, kampanyaya katılarak, önünde beklemekte olan Terörle Mücadele Kanunu'nu hemen onayladı.


Medyada üç beş katliamcının "İsrail gibi yapalım" çağrısı, AKP Hükümeti tarafından "İsrail gibi yaparız" denilerek cevaplandı.


Kan içiciler, her ne kadar sonraki günlerde "hükümetin hızını" yeterli bulmasalar, "dağ fare doğurdu" deseler de, Kürt sorunu açısından da, demokratik mücadele açısından da oligarşinin yeni saldırılar kararlaştırdığı, halkımızın yeni baskılarla karşılaşacağı açıktır.


Karşı karşıya olduğumuz baskı ve terör politikasının hiç kuşkusuz en çarpıcı yanı, bu politikanın bizzat sahipleri ve savunucuları tarafından "İsrail politikaları"yla özdeşleştirilmesidir.


"İsrail gibi olmak", artık AKP'nin ve
tüm kan içicilerin kimlik kartı olacaktır!


İsrail, tüm dünya halkları tarafından lanetlenmiş bir ülkedir. "Terörist devlet" tanımının en karakteristik karşılığıdır. Ve böyle olduğu içindir ki, yeryüzünde hemen hiçbir devlet, hiçbir faşist diktatörlük, kendi politikalarını İsrail'le özdeşleştirmek istemez.


Halka karşı baskı ve terör politikasının savunucuları ve bizzat AKP hükümeti bu kez tüm maskeleri kaldırıp atarak kendi politikalarını "İsrail gibi olmak" diye tanımladılar. "Siyonizm karşıtlığı" islamcı ideolojisinin bir parçası olan AKP, bir gün önce İsrail'i Başbakan'ın ağzından eleştirirken, ertesi gün Adalet Bakanı'nın ağzından "İsrail gibi yaparız" diyordu. Kuşkusuz bu tanımlama, AKP'nin ve bu politikayı savunan herkesin bundan sonraki tarihinde, onların damgası gibi kalacak, hiç unutulmayacaktır.


Ne yapıyor İsrail?


Bir halkın toprakları üzerinde 58 yıldır bir işgalci olarak oturuyor. İşkenceciliğin, katliamcılığın en aşağılık biçimlerinin "yaratıcısı" ve uygulayacısıdır. Bebek katilidir. Onun için "askeri hedef" diye bir şey yoktur; Filistinli herkes, düşmandır ve hedeftir. Aynı mantık Lübnan'a saldırdığında da geçerlidir; her Lübnanlı düşman ve hedeftir. Okullar, hastaneler, içindeki insanlarla birlikte İsrail bombalarıyla yakılıp yıkılır.


Bütün bu gerçeklere rağmen, bir iktidarın "İsrail gibi yaparız" sözünü kullanabilmesi, gazetecilerin "Biz niye İsrail gibi yapamıyoruz" diyerek adeta amigo havasında buna alkış tutmaları, katliamcılığın, terörist bir devlet olmanın burjuvazinin kafasında ne kadar doğal ve meşru görüldüğünü gösteriyor.


Bağımlı bir ülkenin iktidarı, efendisi izin vermezse, "İsrail gibi" de olamaz!


Tüm çığırtkanlıklara karşın, "İsrail gibi" yapmak da o kadar kolay değildi. Çünkü İsrail, yaptığı her şeyi, efendisinin yani Amerikan emperyalizminin onay ve teşviğiyle yapıyordu. Bakalım Amerika, Türkiye oligarşisine "İsrail'e verdiği gibi" destek verecek miydi?


Aslında "İsrail gibi olalım" diyenlerin gözardı ettiği veya bilinçli olarak görmezden geldiği bir şey vardı: İsrail, Amerikan emperyalizmin Ortadoğu halklarına karşı kullandığı kadrolu celladıdır. Amerikan emperyalizmiyle Siyonist İsrail arasındaki sınırlar, politika ve amaçlar açısından hemen hemen belirsizdir. Amerikan emperyalizminin "kadrolu celladı" olursanız istediğiniz sınır ötesi operasyonu yapabilirsiniz. Yok, ABD'ye pürüzler çıkarırsanız, kafanıza çuval geçirirler.
AKP'nin Ortadoğu ve Filistin konusundaki riyakar politikaları, bu meselede ayağına dolaşmıştır. Bir yandan kendi tabanının gözünü boyamak için İsrail operasyonunu eleştirirken, ertesi gün "İsrail gibi yaparız" diyerek o saldırıları meşrulaştırmıştır. "İsrail sınır ötesi operasyon yapmasın, biz yapalım" deme durumuna düşmüştür.


Tayyip Erdoğan'ın "sınır ötesi operasyon kararını ABD büyükelçisi veremez, Türkiye Cumhuriyeti karar alır ve uygular" sözü, emperyalizme göbekten bağımlılığı gizlemeye çalışan boş bir şişinmeden başka bir şey değildir. Türkiye Cumhuriyeti, ABD'den bağımsız öyle bir karar alamaz, alsa da uygulayamaz. ABD karşısında "sürçü lisan" edip sonra kendilerini affettirmek için olmadık yaltaklanmalar yapan, "bizi süpürmeyin, kullanın" diye yalvar yakar olan, kendileri değil mi?
Nitekim esip gürlemelerinin ardından ABD "yeşil ışık" yakmayınca, "çok şeylere gebe" günden, yine ABD'ye yalvar yakar olmaktan başka bir sonuç çıkmamıştır.


AKP, zaten 'İsrail gibi' yapıyor; terör demagojisi ikisinin ortak yanıdır!


Oluşturulan bu hava, sadece "sınır ötesi operasyon" meselesiyle sınırlı değildir. Başbakanın açıklaması bunu da gösteriyordu zaten. "Bugüne kadar demokratik çizgide kaldık, artık bu değişecek" diyordu Erdoğan.


Bugüne kadar "demokratik çizgide" olup olmadığı zaten tartışmaya muhtaç ama bir başbakanın artık demokratik hakları rafa kaldıracağız demesi önemlidir. Terörle Mücadele Yasası'nı -hukuka aykırı bulduğu maddeler olmasına rağmen- onaylayan Sezer de aynı politikaya onay vermiştir.


AKP, "terörle mücadele adına", Kürt halkına karşı savaşıyor ve "terörle mücadele adına" zaten budanmış hak ve özgürlükleri iyice gasbediyor. Terörle Mücadele Yasası'na bakıldığında herkesin göreceği ilk şey, "terörle" uzaktan veya yakından bir ilişkisi kurulamayacak şeylerin "terör" suçu kapsamına alınmış olduğudur. Yasa öyle düzenlenmiştir ki, en sıradan hakların kullanımı bile "terör eylemi" olarak nitelendirilebilecektir.


İsrail de böyle yapıyor. "Teröre karşı savaş" adına, kendi ülkesini savunan, işgale karşı çıkan bir halkı terörist ilan ediyor.


"Teröre karşı savaş" adına, herhangi bir askeri örgütlenme içinde olmayan, herhangi bir eylem içinde de olmayan halkı bombalayarak katlediyor. "Teröre karşı savaş"ın mantığı, esas olarak tüm halkın "potansiyel terörist" olarak görülmesidir. Ve bugün İsrail'in uyguladığı, AKP'nin uygulamaya niyetlendiği politikaların özü de budur.


Hükümet sözcüsü, Adalet Bakanı Cemil Çicek "terör gündemiyle" iki gün üst üste yaptıkları toplantıdan sonraki açıklamasında "ilave tedbirleri görüştüklerini, bütçe kaynakları gözetilmeksizin duyulan ihtiyaçların tereddütsüz karşılanacağını" söylüyor ve ekliyordu: "Terörle mücadelede hükümetten istenen direktif var ise tereddütsüz yapılacaktır."
"Teröre karşı mücadele" denillince tüm iktidarların gösterdiği cömertliği AKP de tereddütsüz gösteriyor ve eğer çıkardığımız TMY de ihtiyaçlarınızı karşılamazsa, yenilerini çıkarırız, siz elinizi korkak alıştırmayın diyordu.


Oligarşinin "terör" ittifakı


Birkaç cılız itiraz dışında, sınır ötesi operasyona oligarşinin hiçbir kesiminin itirazı yoktur. Terörle Mücadele Yasası da oligarşinin tüm kesimlerinin ittifakıyla çıkarılmıştır. Burjuva medya, sadece ucu kendisine dokunabilecek birkaç teferruata itiraz etmiş, ama oligarşi o kadarını bile dikkate almamıştır.


Güya ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Sisam Adası'nda katıldığı Sosyalist Enternasyonal(!) toplantısından "ezelim, bitirelim" diye çağrı yaparken, tüm diğer düzen partileri adına yapılan açıklamalarda da baskı ve teröre, "İsrail gibi olmaya" tam destek verildi.


Anavatan Partisi Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş, İsrail'i örnek vererek "İki askeri rehin alındı diye dünyayı ayağa kaldıran, sivil demeden başkentleri de bombalayan devlet de devlet. Hergün 7-8 şehit veren Türkiye Cumhuriyeti'nin artık bu işin üstesinden gelmesi gerekir" diyordu.


Aslında bu cümle oligarşinin ruh halini açıkça yansıtıyor: "İsrail gibi" olmanın "sivil demeden katletmek" olduğunu bilen ve bunu açıkça da söyleyen bir gözü dönmüşlük içindedir oligarşinin tüm kesimleri.


DYP Genel Başkanı, kontrgerilla şefi Mehmet Ağar "bizim muhalefetimiz Habur'a kadardır" diyerek saldırıya açık destek verirken, aslında olayı çarpıtarak ifade etmiştir. Doğrusu "bizim muhalefetimiz Kürt sorununda ve halkın sindirilmesi sözkonusu olduğu yerde biter" demesi lazımdı. Oligarşinin tüm kesimlerinin tavrının özeti de budur. Ve bu, oligarşinin "topyekün savaş" politikalarının ayrılmaz bir parçasıdır. Halkın susturulması için, tüm burjuva muhalefetin de aynı hizaya getirilmesi gerekir. Onların aynı hizaya getirilmesi için tabii ayrıca bir "baskı" gerekmiyor, çünkü halka karşı politikalar sözkonusu olduğunda, hepsinin zihniyeti "aynı hizada"dır zaten.


"Solculuğun" bu türü de aynı hizada!


SHP Genel Sekreteri Ahmet Güryüz Ketenci, yaptığı yazılı açıklamada, "teröre karşı topyekžn ve büyük bir mücadele verilmesi gerektiğini" belirtip şöyle diyordu:


"Bunun için ABD'nin icazetini beklemenin bir anlamı yoktur... Türkiye bütün ihtimalleri hesaba katarak kendi insanı için her türlü riski göze almalı ve terör yuvalarını dağıtmalıdır"...


SHP'ye göre de "İsrail gibi" yapmalıydı Türkiye. Güya bir de "ABD'nin icazetine" karşı çıkıyor. "ABD'nin icazetine" ekonomik politikalarında, özelleştirmelerde, Ortadoğu politikalarında, ordunun organizasyonunda karşı çıkabiliyor musun? Yok! Burjuva muhalefetin en "solcusu" bunlar işte. Daha geçen seçimlerde DEHAP'la ittifak yaparak parlamentoya girmeye kalkan ve reformist solun hala "ittifak" yapmaya çalıştığı bir parti bu. Ve tabii aynı zamanda 1991-93'te iktidardayken Çiller'le birlikte uyguladıkları politikalarla faili meçhulleri, infazları doruğa tırmandıran parti.


SHP'nin tavrında aslında şaşılacak bir şey yok; şaşırtıcı olan, onun bu niteliğinin sık sık unutulmasıdır.


"Terörle mücadele" değil, sesini çıkaran herkesi 'terörist' ilan etme yasası


Yeniden düzenlenen TMY'ye göre, "göçmen kaçakçılığından, intihara teşviğe; eğitim ve öğretimin engellenmesinden, iş ve çalışma hürriyetinin ihlaline; suçu veya suçluyu övmekten, halkı askerlikten soğutmaya..." kadar birçok fiil terör kapsamına alınıyor.


Mesela diyelim okulda akademik haklarınız için boykot örgütlüyorsunuz. Öyleyse siz "eğitimin engellenmesi" suçunu işliyorsunuz ve bu da bir terör suçu'dur. Grev de bu yasaya göre bir terör suçu. Bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için mücadele eden herhangi biri tutsak edilmişse, onun mücadelesini övemezsiniz, "suçu ve suçluyu övmüş" olursunuz ve bu da bir terör suçu olur!


Taşıdığınız herhangi bir amblem, işaret, "terör örgütünün işareti" diye nitelendirilirse, siz de bir "terör suçlusu" sayılırsınız. Veya diyelim ki "Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi" diye bir slogan attınız. Gerek ABD'nin, gerekse de AB'nin "terör örgütleri listesi"ne aldığı onlarca örgüt atıyor bu sloganı. O zaman siz de pekala "bir terör örgütüne ait sloganı" atmış sayılırsınız ve tabii terör suçu işlemiş olursunuz.


Eski hukuktaki "yardım, yataklık" gibi şeyleri unutun, artık "terör örgütüne" yardım edenler de "örgüt üyesi gibi cezalandırılacak". Yasada aynen böyle yazıyor.


Gözaltına alınanların hakları istenildiği gibi sınırlanabilecek. İsterlerse sizi avukatınızla görüştürmeyecekler. Gözaltına alınmanızla ilgili belgeler, dosya içeriği, avukatınıza gösterilmeyebilecek. Daha doğrusu "gösterilmeyebilecek" dememek lazım; GÖSTERİLMEYECEK! Bu yetkiyi alan polis, bunu hiç kullanmamazlık eder mi?


Telefonların, internetin izlenmesi, "gizli soruşturmacı görevlendirilmesi", evinizin, işyerinizin takibi, artık polis için hiç zor bir şey değil. Bunları istediği gibi yapabilecek.


Dahası; polise bu yasayla "doğrudan ve duraksamadan silah kullanabilme" yetkisi verilmiştir. Bugüne kadar duraksıyor muydu denilebilir? Evet duraksamıyordu, ama "polisin elini soğutmama" politikasının sahipleri bu yasayla "polisin bileğine güç verme" kararı almışlardır. İstisnai de olsa, infazcıların mahkeme kürsülerinde "zaman kaybetmeleri" önlenecektir. Yasanın dili bile bunu ortaya koyuyor: "Doğrudan ve duraksamadan" diye vurguyla ifade ediyor. Kelimelerden biri yetmiyor, belki polisimiz tam anlamaz, duraksar diye düşünüp bunun da önlemini almışlar.


Bütün bunların elbette "basının susturulması"yla tamanlanması gerekirdi, ki TMY bunu da tam anlamıyla sağlamayı hedefliyor. Devrimci, muhalif her dergi, her yazı için, cezalardan ceza beğenin dercesine düzenlenmiş yasa...


Daha ayrıntıları çok; ama ayrıntılar önemli değil. Bunlar onların "amaçları"; bütün sorun bunları gerçekleştirmelerine bizim izin verip vermeyeceğimizdedir. Bundan sonraki sözümüz ise, bu yasayı çıkaranlara.


Diyelim bütün bunları en katı biçimde uyguladınız. Ne olacak? Kürt sorunu yok mu olacak birden bire? Halkın haksızlığa, adaletsizliğe isyanını, haklar ve özgürlükler mücadelesini bitirebilecek misiniz?


Ne yapacaksınız? Kürt halkına karşı daha önce Olağanüstü Hal ilan ettiniz, OHAL Valiliği kurdunuz. Peki sonuç ne oldu? Kürt sorunu yok mu oldu?

***

Terörle Mücadele
Yasası Onaylandı
TÜM HALK
SUSTURULACAK!..


Sınır ötesi operasyon hazırlıkları
yoğunlaştırıldı
KÜRT SORUNU
YOKEDİLECEK!..


Asalım, keselim korosu işbaşında
SORUNLARIN,
GERÇEKLERİN ÜSTÜ ÖRTÜLECEK!..


İZİN VERMEYECEĞİZ!


Hukukçu Sezer, Hukuku Rafa Kaldırdı


5532 sayılı "Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun", Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylandı.
Yapılan açıklamaya göre, yasanın içinde hukuka aykırı yönler vardı ve Sezer, o maddelerin iptali için Anayasa Mahkemesi'nde dava açacaktı.


Peki o halde Sezer neden yasayı iade etmedi de onayladı?


"Güvenlik güçlerinin terörle mücadeledeki ihtiyaçlarını karşılamak için" onay vermiş.


"Terör"ün sözkonusu olduğu yerde hukukun lafı da edilir? Sezer de "hukuk feda olsun terörle mücadeleye" diyerek bastı imzayı.
Çankaya'da bir "hukukçu"nun bulunması üzerine güzellemeler döktürenler, o koltuklarda oturanların hukukçu mu, maliyeci mi, muslukçu mu, özel timci mi olduğunun hiçbir önemi olmadığını ne zaman görecekler acaba?


Sezer'in tavrının Türkçesi şudur; bu yasalar hukuka aykırı ama siz şimdilik yapacağınızı yapın. Asın, kesin. Amaç hasıl olduktan sonra, bunları yürürlükten kaldırırız. Sezer'in yasayı onaylamasındaki mantıkla, "şu insan hakları, demokrasi olmayacak ki, iki haftada bu işi bitiririz" diyen kontrgerilla şefinin mantığı arasında ne fark var?


***


Manşetlerine 'Kan' Çeken Kaniçiçiler: Medyada Savaş Hali: "Girin bitirin!"


Halka karşı ilan edilen her yeni savaşta olduğu gibi, "kamuoyunun" bu savaşa hazırlanmasında koç başı görevi yine burjuva basın ve yayın organlarına verilmişti. Ve onlar da her zamanki gibi, "içten" bir katılımla yerine getirdiler bu görevi. Başbakan'ın "demokratik çizgiden vazgeçiyoruz" açıklaması bakın burjuva basının manşetlerinde nasıl bir yankı buldu:


Milliyet (PKK'ya sert darbe sinyali), Akşam (Bardağı taşıran Eruh baskını), Cumhuriyet (Şehitsiz gün yok), Hürriyet (Bu da bizim acımız), Gözcü (Kendi şehitlerini gör Başbakan!), Posta (Yetti artık), Vatan (Yetti artık), Güneş (Girin bitirin!), Yeni Şafak (Bizden günah gitti)...


Kimse Başbakan'a "demokratik çizgiden vazgeçilmez" demiyor, açık saldırı çığırtkanlığı yapıyordu. En açık Güneş ifade etmişti: Girin bitirin. Güneş, bu manşetin devamında da şöyle yazıyordu. "Unutun 'Amerika ne der'i; söndürün artık şu Kandil'i".
Köşe yazarları da manşetlerinin izindeydi.


"Şimdiki başbakan eğer Kuzey Irak Fatihi olacaksa, dualarımız onunla birliktedir. Yürüyelim arkadaşlar" diye yazıyordu biri. (Rauf Tamer, Posta, 20 Temmuz)


Yürüyün! Yürüyün bakalım, hangi bataklığa sokacaksınız burnunuzu.
Şaron kafalı köşe yazarları bir değil, beş değildi. "İSRAİL GİBİ YAPALIM" politikasını hemen benimseyivermişlerdi. Hatta Mehmet Y. Yılmaz, Tayyip Erdoğan'ın İsrail'i "Arap ülkelerinden daha şiddetli eleştirmesini" hatırlatarak, şimdi Kuzey Irak'a yapılacak bir harekatta dünyaya ne diyeceğini soruyor ve İsrail'in o kadar da sert eleştirilmemesi gerektiğini söylüyordu.


Biz de "İsrail gibi" yapacağımıza göre, İsrail eleştirilmemeliydi.
Oktay Ekşi'den, Bekir Coşkun'a, Emin Çölaşan'a kadar şovenizmle beyinleri ve duyarlılıkları körelmiş herkes saldırıya alkış tutuyordu.


1 Mart tezkeresini de, bölgede terörün güçlenmesini önleme gerekçesiyle savunduğunu söyleyen Cüneyt Ülsever, "Türkiye bir an evvel sınır ötesi müdahalede bulunmak zorundadır" diye yazarak, hala ABD'nin istediği tezkerenin reddedilmesini hazmedemediklerini bir kez daha ortaya koyuyordu.


"Terör uzmanı" diye CNN Türk ekranlarına çıkarılan Ercan Çitlioğlu, "eğer hükümet gerekeni yapmazsa, başkaları yapar" diyordu. O "başkaları"nın Kandil'i bombalayacak hali yoktu elbette, onlar meydanlarda linç için hazır ve nazırlardı. Ve Doğan Medya, bu "topyekün savaş" kampanyasında, ekranlarına farklı görüşleri savunacak birini değil de bu linç teorisyenini çıkarıyordu.


***


Terörle, şovenizmle dumura uğramış
beyinlerin fotoğrafıdır


Bir gazeteci, ABD Büyükelçisi Wilson'a şu soruyu soruyor: "İsrail'in kendisini savunması için düzenlediği saldırıları haklı gören uluslararası toplum Türkiye'nin K.Irak'ta PKK'ye karşı operasyon yapması durumunda da aynı anlayışı gösterecek mi?"


Nasıl benzeştiriyor, İsrail'in aleni kendi deyimleriyle "sivilleri" katletmesini nasıl meşru görüp bu soruyu soruyor; beyinler dumura uğramış.


Hadi bu sıradan bir muhabir diyelim.


Şu satırları yazan da "mesleğin duayenlerinden" biri, İlhan Selçuk: "RTE iktidara geçtiği zaman Türkiye'de PKK terörünün icab'na bak'lm'şt'... 2002'de RTE'ye ve AKP'ye terörsüz bir Türkiye teslim edilmişti" diye yazıyor.


PKK'nin icabına bakılmış da, binlerce gerilla, onu destekleyen milyonlarca insan, nereden çıktı? PKK'nin ateşkes ilan etmesini "PKK'nin yokedilmesi" diye değerlendirip, sonra da bu yalanlarına kendileri inandılar. Selçuk, bu kadar cahil olamayacaklarına göre, şovenizm beyin damarlarını kireçlendirmiş olmalı. Kürt sorunu sözkonusu olunca çünkü, Rauf Tamer, Emin Çölaşan gibilerden farklı tek bir cümle kuramıyor.


Anavatan Partisi Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş, parlamentoda düzenlediği basın toplantısında, diyor ki: "olayların Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır'da dile getirdiği kimlik tartışmalarıyla başladığını" savundu.


Bu da bu kadar cahil, bilgisiz, olaylardan habersiz olamaz değil mi?
Ama işte böyle diyor.


Daha birkaç gün önce, yine gözyaşlarıyla ekranlara gelen "duygusal" TBMM Başkanı Bülent Arınç, şu sözleri sarfediyor: ''Bu olaylara sebep olanlar ölü veya diri ele geçirilecektir. Cezaları verilecektir... Bundan en küçük bir kuşkumuz yok''. Bush'un Bin Laden'le ilgili demecinin aynısı.


Kediler, köpekler için her gün sütununda gözyaşları döken ve çeşitli konularda pekala "demokrat" tavırlar takınabilen Bekir Coşkun gibi bir yazar, hiç yüreği sızlamadan, operasyonlara alkış tutuyor.
İslamcıların ikiyüzlülüğü, Kürt sorunu sözkonusu olduğunda bir kez daha ayyuka çıkıyor. İsrail'e lanetler yağdıran islamcılar, "İsrail gibi yapma" politikasının da şakşakçılığını yapıyor.


Gerçeğin hükmü şok şovenizm histerisinin estiği yerde.
Şovenizmin ele geçirdiği beyinlerde akıl, mantık kalmıyor.

2006.07.23 Yürüyüş


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30