22.11.2008
13.03.2007 16:42

İşgalin Yıldönümünde Irak ve Afganistan - Yürüyüş

 

IRAK'a ilk bomba, 19 Mart 2003'te düşmüştü. Bağdat semaları parlarken emperyalistler ve Amerikancı demagoglar sevinç çığlıkları atıyorlardı. Emperyalistler için zafer mutlak, Irak için yenilgi kaçınılmazdı, halk işgalcisini çiçeklerle karşılayacak, dünya bir diktatörden kurtulurken demokrasi gelecekti.

Hikaye buydu!

Sonra direnişin, Irak'ın “dikensiz gül bahçesi” olmadığını gösterdiği ilk kurşunu duyuldu. Ve o kurşun, bomba sesleri hiç susmadı dört yıldır. Direniş gücünü kabul ettirdikçe, herkes emperyalist karargâhlarda yapılan hesapların halkların direnişine çarptığına tanık oldu. Bir kez daha unutturulmak istenen gerçek; halkların gücü tartışılmaya başlandı. Kadri mutlak gösterilen emperyalizmin değil, halkların güçlü olduğu gerçeği görüldü.

Ve işgalciler cephesinden, özellikle geçen yıldan itibaren itiraflar birbirini izlemeye başladı. İtirafları, Amerikan iç politikasındaki çatışmalar, istifalar izledi, işgalin başkurmaylarından Savunma Bakanı Rumsfeld istifa etti. Bush'un takviye asker planı ve yeni stratejisi de aslında bir itiraftı. Dergimizde ele aldığımız gibi, bu strateji de “daha fazla katliamdan” başka işgalcilerin hiçbir çözümlerinin bulunmadığını ortaya koyuyordu.

İşgalcilerin ilk bombayı atmalarından bu yana nasıl bir Irak yarattıklarına geçmeden önce, bu itiraflardan sonuncusuna bakalım.

Amerikalı Generaller 'Vietnam Gibi' Çöküş Bekliyor

İngiltere'de yayımlanan The Guardian Gazetesi'nin haberine göre; Amerikalı komutanlar, Irak'ta, Vietnam gibi bir çöküş bekliyorlar. Haberde ifadelerine yer verilen, Bağdat'taki Amerikan Özel Birlikleri Komutanı General David Petraeus, Irak'ta kazanmaları için sadece altı ayları olduğunu belirtiyor. Petraeus, aksi halde Vietnam tarzı bir çöküşle yüz yüze kalacaklarını ve bunun da orduyu “ani geri çekilmeye” zorlayacağını söyledi. Yine Petraeus'un danışmanlığını yapan komutanlar da benzeri ifadelerde bulunuyorlar. Çöküşü hazırlayan etkenler ise; “arazideki yeteneksiz birlikler. Bütünleşememiş uluslararası koalisyon. İngilizler'in terk etmesiyle güneydeki direnişin yükselmesi. Kayıpları artıran ahlâki sorunlar. Washington ve/veya Bağdat'taki politik isteksizlik” olarak sıralanıyor.

Komutanlar, takviye askere rağmen, “direnişle mücadele konusunda yeterli sayıya sahip olmadıklarını” sözlerine ekliyorlar.

Yarattıkları Irak

Direniş karşısında ağır kayıplar veren, örneğin sadece bir günde dokuz askerini (5 Mart) kaybeden, helikopterleri “keklik gibi avlanan” işgalciler dört yıl önce ne söyledilerse, bugün Irak'ta tam tersi yaşanıyor.

İşgale gerekçe yapılan konuların yalan olduğunun tüm dünya tarafından görülmüş olmasını bir yana bırakıyoruz. En başta özgürlük ve demokrasi vaatlerinde bulunmuşlardı. İşgalle demokrasi ve özgürlük gelmeyeceğini kanıtlamakla kalmadılar, ülkeyi büyük bir iç çatışmaya, mezhep savaşlarına sürüklediler.

Mezhepler arasında yaşanan çatışmalarda her günkü ölüm bilançosu 100'den aşağıya düşmüyor. İbadet yerlerine ve en son Kerbela'da olduğu gibi dini törenlere saldırılar, sivil halkın bulunduğu yerlerde patlayan bombalar, tecavüzlere, işkencelere varan bir çılgınlık artık “alışılmış bir durum” halini aldı. Mezhep çatışmalarına kaynaklık eden dini ideolojilerin eleştirisi bir yana, asıl sorumlu olan kuşkusuz ki, işgalcilerdir. Kimi zaman doğrudan provokasyonlarla yarattılar bu ortamı, direniş karşısında ülkeyi ele geçiremediklerinde bölüp parçalama planlarını devreye sokarak, düşmanlaştırarak yarattılar bu tabloyu.

İşgale kadar bu halk, bu mezhepler biraradaydılar. Birbirlerinden kız alıp veriyorlar, aynı mahalleleri, sokakları paylaşıyorlardı. Şimdi, diğer mezhepten kız almanın “ihanet” olarak görüldüğü bir süreç yaşanıyor, aileler bu nedenle parçalanıyor, sokaklar, mahalleler mezheplere göre ayrılmış durumda.

Demokrasi dediler, ülkede hukuk adına hiçbir kırıntı bırakmadılar. Sokaklara hakim olan işgalci terörü, mahkeme salonlarına ve hapishanelere hukuksuzluk ve işkenceler olarak yansıdı. Saddam'ın idamı bu hukuksuzluğun ayyuka çıktığı noktaydı.

Yarattıkları Irak elbette bunlarla bitmiyor. İşgalin başından bu yana süren katliamlar ve kitlesel tutuklamalar, işgalciler için bataklığın derinleşmesi ile birlikte daha da yoğunlaştı. Bağdat'ta halen süren operasyonlarda yüzlerce insan “direnişçi” diye tutuklanırken, kitle katliamlarının açıklaması da aynı oluyor; direnişçi öldürdük!

Geçen hafta Felluce'de yaşandığı gibi. Irak İçişleri Bakanlığı'nın açıklamasına göre, gün boyu süren çatışmalarda 80 direnişçi öldürülmüştü. Ne ilginçtir ki, sokağa her çıktıklarında cesetleri toplanan kukla ordudan ya da işgalcilerden hiç kayıp yoktu. Tüm kitle katliamlarında aynısı yaşanmıyor mu?

Öte yandan işgalciler politik olarak da tam bir hezimet yaşamaktadırlar. 4 yıldır ortaya çıkardıkları hükümet, polis ve ordu örgütlenmesine bakıldığında; yönetemeyen, yolsuzluklar içinde boğulan, ülkenin önemli bir bölümünde denetimi bulunmayan, hatta başkentte dahi “güvenliği” sağlayamayan bir tablo var. Hükümet içindeki siyasi, etnik, dini gruplar pamuk ipliği ile bağlanmış durumda, şiddetli iç çatışmalar, hatta bakanlıkların işgalci askerler tarafından basılmasına kadar uzanan iç çatışmalar sözkonusu.

Yani o sözünü ettikleri “istikrar” Irak için bugün hayal bile değil.

Özetle dört yılda, işgalcilerin eseri olan iki Irak çıktı ortaya. Biri, kaosun, sefaletin, mezhep çatışmalarının, siyasi istikrarsızlıkların hakim olduğu Irak. Diğeri ise tüm bunlara karşı direnen Irak. Ve bugün Bağdat'ta süreci belirleyen, hiç kuşkusuz ikincisidir.

Irak halkı direndikçe, direniş güçleri birliğini sağladıkça, Amerikalı generallerin beklediği çöküşe de tanık olacak dünya. Bunun ne zaman gerçekleşeceği, altı ay mı, altı yıl mı işgalin süreceği koşullara bağlı olacaktır. Kesin olan şu ki; tarih o sayfalara bir yenisini daha ekleyecek: Hiçbir işgalci, işgal ettiği topraklara hakim olamaz! Amerika da Irak'a olamadı!

AFGANİSTAN İşgalciler İçin İkinci Bataklık Oluyor

Irak'ın işgalciler için bir bataklığa dönüştüğü artık herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir konu. Bugünlerde asıl dikkat çekici gelişmelerin yaşandığı yer ise, 11 Eylül sonrası yerlebir edilerek işgal edilen Afganistan'dır. Nisbeten “huzurlu” geçen işgal, yerini gittikçe güçlenen direnişe bırakmaktadır. Son birkaç ayda basına da yansıdığı gibi, direniş eyaletleri, kasabaları ele geçiriyor, kimilerinde kalıcı kimilerinde ise belli sürelerle denetiminde tutuyor. Yansıyan bilgilere göre, güney eyaletlerinde en az 20 bölge direnişçilerin denetiminde bulunuyor.

2006'da işgalcilerin askeri kayıpları önemli ölçüde arttı. Çatışmalar ya da düşürülen helikopterlerle NATO'nun kaybı 50 askere yakın. Bagram'daki üsse, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in ziyareti sırasında düzenlenen suikast dahi tek başına direnişin eriştiği boyutu gözler önüne sermekteydi.

Geçen hafta NATO güçlerinin Afganistan'ın güneyinde bulunan Helmand eyaletinde başlattıkları operasyon, işgalden bu yana en büyük “taarruz” olarak değerlendiriliyor. Kabil dışında neredeyse hiçbir bölgede denetimi bulunmayan işgalciler, büyük güçlerle operasyonlar düzenleyip, denetim sağlamaya çalışmaktadırlar.

Aslında bunu başarabildiklerini kendileri dahi söyleyemiyorlar.

Bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Afganistan işgalciler için ikinci bir bataklık olma yolunda hızla ilerlemektedir. Emperyalist burjuva medyanın yoğun sansür duvarları arkasından sızan haberler, NATO generallerinin itirafları, üst üste yapılan NATO zirvelerinin baş gündemi haline gelmesi gibi gelişmeler, bu gerçeğin yansımalarıdır.

Kukla hükümetin arkasında, savaş ağaları, afyon tüccarları dışında hiçbir halk desteği bulunmuyor. Geçmişte halka zulmeden, ülkeyi uyuşturucu bataklığına dönüştüren ve halka her türlü kötülüğü yapan savaş ağalarını meşrulaştırarak bakanlık, milletvekilliği koltuğuna oturtan işgalciler, hem kendileri açısından “ölümcül” bir hata yapmış oldular, hem de buna zorunluydular.

Ölümcüldü; zira, bu unsurlarla birlikte hareket etmek, halkı Taliban ve direniş saflarına kendi elleriyle itmek demekti. Zorunluydu; zira, dayanabilecekleri, işbirliği yapabilecekleri başka bir güç de yoktu.

Peki nedir bugünkü tablo; kukla tabirinin dahi yetersiz kaldığı bir devlet başkanı ile yönetiliyor gösterilen, aslında ne ordusu, ne polis teşkilatı bulunan, devlet başkanının dahi güvenlik güçlerine güvenmediği ve kişisel korumasını işgalcilerin yaptığı bir ülke. Bağdat'ın “Yeşil Hattı” gibi, Kâbil'in de El Hadra bölgesi var. Kukla hükümet neredeyse burada “mahsur” kalmış durumda. Üç suikastten kurtulmuş olsa da, dördüncüsünü yaşamamak için El Hadra'dan kafasını çıkarmıyor. Hükümetin görülmedik düzeyde yolsuzluk batağına batmış olması ise, zaten beklenen bir durumdur. İşgalciyle işbirliğini yapan bir çürümüşlüğün yapamayacağı hiçbir şey kalmamış demektir.

Ülkenin imarı, halkın açlık ve sefaletten kurtarılması gibi vaatler ise çoktan unutuldu bile. Hele, işgale gerekçe yapılan “kadınları özgürleştirme” gibi sloganlar, şimdilerde hiç hatırlanmıyor. Zira, işgalcilerin işbirlikçilerinin en bilinen sıfatları tecavüzcülükleridir. Bugün halk giderek Taliban saflarına katılıyor, destek veriyorsa, bunun altında yatan dini etkenden çok, tek alternatif olmasıdır. Halk, emperyalistlerin, o sözünü ettikleri burjuva demokrasisini, refahı değil baskıyı ve sefaleti bulmuştur. Açık işgale duyulan öfke ise giderek büyümektedir.

Yani, işgalcilerin yangından mal kaçırırcasına düzenledikleri göstermelik seçimler, bir devlet inşaası için yetmedi, gerçek kendini dayattı ve emperyalistlerin işgali başarmışlık havaları çabuk söndü.

Hal böyle olunca tıpkı Irak'ta olduğu gibi, Afganistan'da da işgalciler daha fazla katliamlara başvurmaktan çekinmiyorlar. Çok gerilere gitmeye gerek yok, sadece geçen haftaya yansıyanlar şöyle:

4 Mart'ta Nangarhar eyaletinde saldırıya uğrayan Amerikan askerleri, sivil katliamıyla cevap verdi. ABD ordusu, “düşman karmaşık bir pusu kurdu, her yönden ateş açtı...” gibi izahlarla katliamı mazur göstermeye çalışırken, gerçek şuydu: 16 sivil öldü, 25'i yaralandı.

Karzai, sivilleri katleden NATO'yu suçlamaksızın “olayı kınadığını” açıklarken, ertesi günü de Kapisa kasabasında saldırıya uğrayan NATO güçleri, yine sivilleri katletti. Kapisa vali yardımcısına göre, saldırıya savaş uçakları ve topçu ateşiyle karşılık veren NATO, 3'ü çocuk, 5'i kadın 9 sivilin ölümüne neden oldu.

Nangarhar'da katliamın yaşandığı yerde toplanan binlerce öfkeli Afgan, yolları kapatarak, “Amerika'ya Ölüm, Karzai'ye Ölüm” sloganları attı. NATO katliamları, 6 Mart günü de başkent Kabil'de bin kadar üniversite öğrencisi tarafından protesto edildi. Gösteride “İşgal Kuvvetleri Gitsin” yazılı pankart açıldı, “Koalisyona Ölüm” sloganları atıldı.

Bu arada, işbirlikçilerin ahlâkını tanımak, hangi “kutsal” amaçlarla olursa olsun işgalcilerle işbirliği yapanların nasıl kişilikler olduğunu, pragmatizmin nasıl bir halk düşmanlığına yol açtığını görmek mümkün oldu. Devlet Başkanı Hamit Karzai'nin, Nangarhar'daki katliama ilişkin yaptığı açıklama, kendi halkını değil efendilerini düşündüğünün en açık kanıtı oldu.

16 sivilin ölümünü bakın nasıl “kınıyordu” kukla başkan:

“Koalisyon konvoyuna düzenlenen intihar saldırısı sırasında meydana gelen olayı ve olayın koalisyon güçlerini siviller üzerine ateş açmaya kışkırtmasını şiddetle kınamaktayız.”

Kınanan kim? 16 sivili katledenler mi, ülkeyi işgal eden, ilk günden bu yana halkın üzerine bomba kurşun yağdıranlar mı? Hayır!

İşgale direnenleri kınıyor.

Siz eylem yapmasanız cici işgalcilerimiz de sivilleri katletmek zorunda kalmaz diyor işbirlikçi ruh hali. Bir başka deyişle, sivillerin kendi kendilerini öldürttüklerini söylüyor.

Bugün görülen ve yarın herkesin kabul edeceği gerçek şu ki; katliamlar direnişin büyümesini engellemeyecektir. İşgalcilerin zafer naraları attıkları yerden şimdi direnişin silah seslerinin arasında NATO generallerinin “daha fazla silah, daha fazla asker” çığlıkları duyuluyor.

(Yürüyüş, sayı: 95, 11 Mart ’07)

 


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30