22.11.2008
18.03.2007 16:19

Andıçlı süngülü yönetim! - Yürüyüş

 

Dün, TSK'yı eleştiren gazetecilere "süngü takarız..." diye haber yolluyorlardı. Anlaşılan şimdi süngü takıp cepheyi gezdirme işini biraz daha "ince" yöntemlerle yapıyorlar.

Demokrasisi bu kadar göstermelik olan bir düzenin, anti-demokratik özünün şu veya bu konuda, şu veya bu kurumdan yüzünü göstermesi kaçınılmaz.

Buna benzer olaylar o kadar çok yaşanıyor ki, biz de sık sık "işte düzenin faşist yüzü", "işte oligarşinin demokrasi anlayışı" diye yazıyoruz.

Geçen hafta basına yansıyan Genelkurmay'ın ve AKP'nin basın yayın kuruluşlarına dair hazırladıkları "rapor"lar, bu ülkeyi yönetenlerin zihniyetini bir kez daha ortaya koymuş oldu.

Kulak asmayın siz hergün kafamızı şişirdikleri demokratikleşme, sivilleşme masallarına; raporlar gösteriyor ki, bu ülkeyi hâlâ "kafamızı kızdırmayın, makadınıza süngü takıp cepheleri gezdiririz" zihniyeti yönetiyor.

Ve kulak asmayın siz "asker-sivil kanat"(!) arasındaki çelişkiler üzerine yazılan senaryolara; mesele faşist politikaları sürdürmek olduğunda, hiç farkları yok birbirlerinden. Ya da başka bir deyişle; demokrasi sözkonusu olduğunda al birini vur ötekine!

Nokta dergisinde geçen hafta yayınlanan "liste", basını günlerce meşgul etti.

Nokta'da Ahmet Şık tarafından yapılan haber, Genelkurmay'ın basın yayın kuruluşlarına ve gazetecilere bakış açısını da sergiliyordu.

Genelkurmay, gazeteleri ve gazetecileri "TSK karşıtları-TSK yanlıları", "Güvenilirler-güvenilmezler" diye kategorilere ayırmıştı.

Sözkonusu belge "Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi" başlığını taşıyor. Belge, Genelkurmay Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü'nce hazırlanıp Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak tarafından onaylanıp Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'a sunulmuş.

Belgede, 1997'den beri resmen sürdürülen "akreditasyon" uygulaması çerçevesinde basın-yayın organlarının ve gazetecilerin yeniden değerlendirildiği belirtiliyor ve şöyle deniyor: "Bazılarının güvenilir olduğu, bazılarının güvenilir olmadığı sonucundan hareketle güvenilir basın-yayın kuruluşlarının yer aldığı bir 'Akreditasyon Listesi' oluşturulmuştur."

Genelkurmay bu hakkı, yetkiyi nereden alıyor?

Sözkonusu belge, herhangi bir kurumun kendine dair yaklaşımlar üzerine bir çalışması değil. Genelkurmay kendi içinde gazeteleri, gazetecileri değerlendirebilir de. Zaten her kurumun buna benzer çalışmaları vardır. Mesele, Genelkurmay'ın salt bir değerlendirme yapmakla yetinmeyip, bu değerlendirmeleri onların mesleki çalışmalarına müdahale gerekçesi yapmasıdır.

Kim veriyor Genelkurmay'a böyle bir hakkı? Veya şöyle soralım: Genelkurmay böyle bir yetkiyi nereden alıyor?

Esas önemli olan budur.

Basın bunu tartışmıyor, tartışamıyor. Ne AKP hükümeti, ne Adalet Bakanlığı, Genelkurmay'ın basın kuruluşlarına yönelik böyle bir tavır almaya yasal olarak hakkı, yetkisi yoktur diyemiyor.

Çünkü bu ülkede işler böyle yürüyor. Çünkü bu ülkede Genelkurmay, yapacakları için "yasal dayanak aramak zorunda olmayan" ayrıcalıklı bir kurum durumundadır.

Genelkurmay'ın sözkonusu belgesinin basına yansımasıyla, birçok kesim bu belgeyi tartışırken, Genelkurmay'ın sözkonusu belgeyle ilgili "soruşturma açtığı" yansıdı. İlk anda akla belgenin kendisinin soruşturulduğu geldi; ama hiç de öyle değildi. Genelkurmay, sadece bu belgeyi kimin dışarıya sızdırdığının peşindeydi. Değilse, "andıç belgesini" sahipleniyor, bunda hiçbir anormallik, yasadışılık, keyfilik ve anti-demokratiklik görmüyordu.

Generallerin tahammülsüzlüğü

Listeye bakıldığında, Genelkurmay'ın "eleştiriye tahammülsüzlüğü"nün boyutlarını ifade etmeye yetecek kelime bulmanın zor olduğu görülüyor. Herhangi bir yazar, diyelim ki, bir-iki defa, es kaza ordunun 12 Mart, 12 Eylül gibi "müdahalelerini" eleştirdi veya güncel herhangi bir konuda orduyu eleştiren tek bir yazı yazdı. Generaller için bu kadarı yeterli. Hemen yazıyorlar:

Gereği düşünüldü: "Falan şahsın... TSK'nin basına açık faaliyetlerine davet edilmemesine... bir müddet izlenmesine ve bunu müteakip akreditasyonunun devamı ya da iptaline karar verilmesine... karar verilmiştir!"

Böylece generallerin gazetecilerden, basın-yayın kuruluşlarından ne beklediği de belli oluyor: Mutlak bir itaat, mutlak bir övgü... TSK'ya ve onun başındaki generallere ilişkin her yazı, haber, "Gözbebeğimiz" diye başlamalı ve "Tanrı ordumuzu korusun" diye bitmeli...

Raporda, Genelkurmay'ın, bazı gazeteleri ve gazetecileri akredite etmemesini gerekçelendirmek için yazılan şu cümle ise, durumun vehametini anlatmak açısından daha çarpıcı: Evet, aynen şöyle yazıyor Genelkurmay belgesinde:

"Güvenilir olmayan gazeteciler, bölücü ve yıkıcı akımlara casus, suikastçı ve hatta intihar bombacısı olarak bile hizmet edebileceği için, sözkonusu yerlere sokulmamıştır."

Demokrasinin "d"sinden nasibini almamış, demokratik tahammül diye bir kelimeyi muhtemelen hiç duymamış generaller, böyle bir cümleyi yazabildiklerine göre, muhtemelen de şöyle düşünüyor olmalılar: "Bugün TSK'yı eleştiren, yarın TSK'ya bomba da koyar!"

Genelkurmay tasdikli itibar veya itibarsızlık!

Belgenin bir başka bölümünde şöyle yazıyor: "Güvenilir olarak değerlendirilmeyen basın-yayın kuruluşlarına akreditasyon verilmeyerek bunların kamuoyu nezdinde itibar görmemesi de sağlanmıştır."

Dün, TSK'yı eleştiren gazetecilere "süngü takarız..." diye haber yolluyorlardı. Anlaşılan şimdi süngü takıp cepheyi gezdirme işini biraz daha "ince" yöntemlerle yapıyorlar. Kamuoyu nezdinde itibar görmemesini sağlayarak (tabii muhtemelen buna ek olarak eğer mümkünse çalıştığı basın-yayın kuruluşundan kovulmasını sağlayarak) kuşatmayı sürdürüyorlar.

Yöntemler değişse de amaç değişmiyor. TSK, bu listeleri ve "akreditasyon" uygulamasını, açıkça muhalif kesimleri sindirme, ezme aracı olarak kullanıyor.

Aktardığımız bu cümle, aynı zamanda Genelkurmay'ın kendisini nasıl "düzenin, devletin sahibi" olarak gördüğünü de ele veriyor. Bu öyle bir "sahiplik" ki; toplumda kimin itibar göreceğini, kimin görmeyeceğini belirleme hakkını da kendinde görüyor.

Genelkurmay yapar da AKP yapmaz mı?

Genelkurmay'ın "andıç" listesinin yayınlanmasından birkaç gün sonra, bu defa basında AKP'nin "andıç" listesi yeraldı.

AKP'nin basın yayın kuruluşlarına ve gazetecilere yönelik yaklaşımının Genelkurmay'ınkinden farksız olduğunu gösteren belge, bir anlamda Genelkurmay'ın belgesinin sızdırılmasına cevap olarak yayınlatılmış gibiydi.

Tüm basının TSK'nın andıcını tartıştığı gün, Cumhuriyet Gazetesi manşetine AKP'ye ait belgeyi taşıyarak, her halükarda Genelkurmay'ı savunmaya devam etti. Ama tabii, AKP'nin medya raporunun bu "oligarşi içi çatışma" sonucu yayınlanmış olması, onun niteliğini değiştirmiyor yine de.

Tayyip Erdoğan'a aylık olarak sunulan "medya analiz raporları" da hemen hemen Genelkurmay'ın gibi, "AKP destekçileri", "AKP karşıtları" mantığıyla yazılmıştı. AKP de, aynı Genelkurmay gibi (aynı olmasında şaşılacak bir şey yok, çünkü demokrasi, basın vb. konularda zihniyetleri bir) gazeteleri ve gazetecileri kategorileştirmişti.

Bu arada tabii, islamcı basın yayın kuruluşlarının durumu da ilginçti. Geçmişte, akreditasyondan en çok yakınan islamcı basın-yayın kuruluşları olurdu. Genelkurmay'ın açıklamalarına davet edilmediklerinde oturup sızlanan yazılar yazarlardı.

Ama kendileri başbakanlık uçaklarında "akredite" edilmiş gazeteciler arasında baş köşelere oturtulmaya başlanınca unuttular bu sızlanmalarını. Şunlar niye çağrılmıyor diye sormak akıllarına bile gelmiyor artık.

TSK, AKP ve BASIN... hepsi uyum içinde!

Gelişmelere toplu olarak bakıldığında, hiçbirinin bir diğerine söyleyecek bir şeyi olmadığı görülüyor. Böyle Genelkurmay'a, böyle hükümete, böyle basın! Ama elbette burada sözkonusu tartışmanın odağındaki basına dair şunu tespit etmek gerekir: Bu kadar işbirlikçi, bu kadar kişiliksiz bir basın olmasa, hiçbir iktidar, hiçbir Genelkurmay gazetelerle ve gazetecilerle böyle pervasızca oynayamaz.

İşte basının bu durumunun sonucudur ki, Genelkurmay'ın andıç listesine ve akreditasyon uygulamasına karşı genel bir tavır almak yerine, hâlâ AKP'nin veya Genelkurmay'ın yedeğinde "oligarşi içi çatışmada" kılıç sallamakla meşguldüler. Her zamanki gibi "komplo teorileri" revaçtaydı. Kimilerine göre, bu belge "Genelkurmay'ı yıpratmak için" sızdırılmıştı. Kişiliksizliğin bu kadarı ancak burjuva medyada görülebilirdi. Basına, gazeteci kimliğine, gazetecilik misyonuna bu kadar açık bir saldırı ve müdahale varken, o hâlâ "Genelkurmay'ının yıpratılması"yla meşgul!

Kimileri, sanki esas olan buymuş gibi "bu zamanlamayı kim yaptı?" diye sorarken, kimileri de belgenin AKP-Genelkurmay çatışmasını nasıl etkileyeceği üzerine fikir cimnastiği yapıyordu. Bunların herbiri üzerinde yorumlar, spekülasyonlar yapılabilir, ama bunların hiçbiri sorunun özüne dair değildir.

Basın, "bu ne rezalet; siz gazeteleri, yazarları nasıl sınıflandırırsınız, nasıl bizim itibarımızla oynarsınız, bizim gazetecilik yapmamıza nasıl tahditler koyarsınız, bu hakkı kendinizde nasıl görürsünüz???" diye tavır almalıydı.

İşin garip yanlarından biri de, eleştiriye bu kadar tahammülsüz, demokrasiye bu kadar uzak bir orduyu, yine bizzat bu gazetecilerin 'ne kadar değiştiler... ne kadar sivilleştiler... ne kadar da sivil otoriteye tâbi hale geldiler...' diye yere-göğe sığdıramamasıdır... Kendi yağcılıklarının, yalakalıklarının sonucunda ettikleri bu sözlere, bir süre sonra kendileri de inanmaya başlıyor ve böyle bir listeyle karşılaşınca da şaşırıyorlar. Fakat bakın görün, Nasıl ki makatlarına süngü takma tehdidiyle sindirildiklerini unuttularsa, yarın bu andıçları da unutup ordu yalakalığına devam edeceklerdir.

Gazetecilerin 'üzüldüğüne' bakın:

Bazı gazeteciler, Genelkurmay tarafından "TSK karşıtı" olarak nitelendirilmelerine veya "güvenilmez" ilan edilmelerine çok bozulmuşlardı. Gerçekten de Genelkurmay'ın bu kategoriye koyduğu gazeteciler içinde bugüne kadar oligarşinin, ordunun tüm anti-demokratik müdahalelerini, baskı ve katliamlarını tereddütsüz savunmuş isimler de vardı.

Mesela bunlar arasında, orduyu neredeyse "şeriatçılığa karşı" tek güvence olarak gören Tuncay Özkan, Cüneyt Arcayürek gibi isimler de vardı.

Keza Taha Akyol, Ufuk Güldemir, Şakir Süter, Güngör Mengi gibi düzenin ve ordunun halka karşı her türlü baskısını savunup orduya sadece "müdahale" gibi, "28 Şubat" gibi bazı noktalarda eleştiri getiren isimler de yeralıyor. Düzenin bu sadık isimleri bile, bu eleştirilerinden dolayı, TSK tarafından "güvenilmez"ler kategorisine alınıyor. Ve birçoğu da kendilerinin aslında TSK'yı ne kadar sevdiğini kanıtlamaya gayret ediyor... Bunlardan Şakir Süter, tam bir zavallılıkla bakın nasıl sesleniyor Andıç yazarlarına: "Ben ordu düşmanıysam, niye terör örgütü tarafından ölümle tehdit ediliyorum? Bunun yanıtını veremeyenlerin bana ciddi özür borcu vardır. Bu liste ayıbının ortağı olan herkese teessüflerimi bildiririm."

"Genelkurmay'a karşı" diye adı geçenler arasında oligarşinin tüm baskılarına, katliamlarına tereddütsüz onay veren nice isim var. Demek ki düzene verdikleri bu koşulsuz destek de onları düzenin efendileri nezdinde "muteber" kişi yapmaya yetmemiş!.. Cuntacı, katliamcı, andıççı bir orduya yaranmak, hele hele onu sürekli savunmaya devam etmek o kadar kolay olmasa gerek!..

***

İşte TSK'nın Gözbebekleri:

Genelkurmay tarafından hazırlanan belgede "TSK yanlısı, olumlu kanaatlere sahip" olarak nitelendirilen köşe yazarları şöyle sıralanıyor:

Ertuğrul Özkök, Özdemir İnce, Fatih Çekirge, Bekir Coşkun, Mehmet Y. Yılmaz, Fikret Bila, Melih Aşık, Semih İdiz, Doğan Heper, Güneri Civaoğlu, Nail Güreli, Yasemin Çongar, Güngör Uras, Güler Kazmacı, Yazgülü Aldoğan, Hakan Çelik, Kurtul Altuğ, Saygı Öztürk, Mehmet Türker, Rahmi Turan, Hüseyin Avuç, Ali Öztürk, Fatih Altaylı, Erdal Şafak, Aslı Aydıntaşbaş, Muharrem Sarıkaya, Hakkı Yalçın, İlker Sarıer, Mehmet Çetingüleç, Serdar Turgut, İsmail Küçükkaya, Güler Kömürcü, Ali Saydam, Servet Kabaklı, Sırrı Yüksel Cebeci, Deniz Ülke Arıboğan, Deniz Som, Ali Sirmen, Emekli Tümgeneral Doğu Silâhçıoğlu, İlhan Selçuk, Yılmaz Öztuna, Nuri Elibol, Fuat Bol, İsmet Giritli, Taylan Sorgun, Yıldıray Çiçek, Necdet B. Sivaslı, Ali Öncü, Orhan Karataş, Sadi Somuncuoğlu, Hayri Köklü, Altemur Kılıç, Yavuz Selim Demirağ, Altan Öymen, Behiç Kılıç."

'Hür Basın'da İşler Nasıl Oluyor?

"Ünlü bir gazetecinin evindeyiz. Ev sahibi gazeteci, 3 yıldır mesleğimi yapamamamdan ötürü her fırsatta bana bir olanak yaratmaya çalışıyor.

Konuklar arasında siyasal İslamcı medyaya daha yakın duran bir gazetenin Genel Yayın Müdürü de var. Sohbet sırasında ev sahibi gazeteci "Aslında Can sizin gazete için çok yararlı olur" diyor.

... Ben de "Ayrıca ben istesem bile Tayyip Bey izin vermez ki" deyince, Genel Yayın Müdürü bu sözlerimi sanıyorum bir yeşil ışık olarak algılıyor ve "Bu hafta Ankara'ya gidiyorum, Tayyip Bey'le de görüşeceğim, bunu söyleyeceğim" diyor. Hiçbir karşılık vermiyorum.

Aradan 15 gün geçiyor... O gün davete katılan gazetecilerden birine rastlıyorum, laf o günkü konuşmaya geliyor. Ve bana diyor ki "Hani Tayyip Bey'le konuşacaktı ya, konuşmuş, Tayyip Bey de (o daha dinlenecek) cevabını vermiş."

(Can Ataklı, Vatan, 10 Mart 2007)

Şu basının haline bakın; iktidara bakın; bir gazeteye bir yazarın alınıp alınmamasına doğrudan Tayyip karar veriyor... Sonra da bu ülkede "hür basın"dan, "70 milyonun hükümeti"nden sözediliyor! Lafı güzaf!

Baykal, Bu Andıç'a da Sahip Çıktı!

Her türlü baskının, zulmün, yasağın anti-demokratik uygulamanın yılmaz savunucusu Baykal...

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın solculuğu da, halkçılığı da, demokratlığı da tartışılabilir; ama özellikle son birkaç yıldır çok "istikrarlı" olduğu tartışılmaz. 301. madde tartışmasından Kürt sorununa, TCK tartışmasından linçlere kadar; toplumun gündemine gelen her konuda, baskıcı, faşist, ırkçı, anti-demokratik cephede yeralma konusunda kesin bir istikrar gösteriyor. Bir kez olsun "demokrat" bir tutum takınarak kimseyi şaşırtmış değil.

Genelkurmay'ın gazetelere ilişkin hazırladığı "andıç" karşısındaki tavrı da hiç şaşırtıcı olmadı. Belgenin ortaya koyduğu mantığı tartışmak yerine, "değerlendirme raporu'nun bir iç değerlendirme olduğunun anlaşıldığı" iddiasıyla Genelkurmay'ın belgesini bırakın, Başbakan'ın gazetecilere tavrına bakın diye bir tavır geliştirdi. Genelkurmay'ın belgesi, tam tersini ortaya koyarken Baykal, "Bu belgeyi dışa yönelik, kurumları, kişileri nitelemeye ve suçlamaya yönelik, topluma bu konuda bir mesaj vermek amacıyla yapılmış bir çalışma olarak anlamak doğru değildir" diye saçmalıyordu hâlâ.

(Yürüyüş, sayı: 96, 18 Mart ’07)

 


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30