18.03.2007 16:10
Latin Amerika'da patinaj – Ufuk Çizgisi
“Latin Amerika‘nın kontrolünü elden kaçırırsak, dünyayı nasıl kontrol edebiliriz” Bu yorum, gelmiş geçmiş bütün Latin Amerika stratejilerine yön çizmiştir. Gelişmelerin domino taşı etkisi yarattığı kıta, emperyalistlerin kaygısını anlaşılır kılmaktadır. ABD oligarşisi Latin Amerika’da her ipin ucunu kaçırdığında, sadece ekonomik-politik konum kaybı değil, İdeolojik olarak da darbe almıştır. Kendi ifadesiyle ‘’Latin Amerika denetimden çıkarsa, bütün dünya da denetimden çıkıyor'’
ABD‘nin genel emperyalist stratejisi içersinde özel ağırlığı olan Latin Amerika‘ya dönük eski tarz politikalarında yaşadığı tıkanma, ana stratejsi doğrultusunda taktik-politik değişiklik arayışını hızlandırdı. Latin Amerika ile sınırlı olmayan, yumak olmuş birbiri üzerinde direkt etkisi olan bir çok etkenden dolayı, taktiklerde geri basmak zorunda kaldı. ‘’Yenilediği'’ Latin Amerika politikalarına, kıta üzerinde, tarihsel ayak oyunlarının tecrübesini de kattı. Şüphe götürmez, hiç bir emperyalist strateji, kendi başına aşırı anlam yüklemelerini hak etmediği gibi, karşıt dinamikler ve güç dengelerinden bağımsız da oluşturulamaz. Bu anlamda oluşturulan ‘’Yeni'’ politikalara, neo-con’ların darbe işgal tehdidi ‘’özel tırmandırma” parantezi ve sosyal liberal devletlerle ‘’ılımlı diyalog‘’ yoluyla bölgenin stabilizasyonu arasında gidip gelen sarkaç olarak bakamayız. Özellikle 1960‘lar sonrası yakın tarihi itibarıyle, Latin Amerika üzerine yapılan planlar, raporlar , yönelimler ana stratejinin kendisinden ibaret olmamıştır. Buna bağlı ana taktik halklar, ana taktik halkaya bağlı iç taktikler, yani sürekli olarak, ikinci, üçüncü, beşinci kartlar saklı tutulmuştur.
‘’İki yanlı'’ ya da yüzlü politika
Bilindiği gibi, Irak, Afganistan, Lübnan ve Filistin’de uzatmalı, pahalı ve sonuçsuz savaşlar, ABD‘ye, askeri alanda olduğu kadar, işgal, işgal tehdidi yöntemlerinde konum- prestij kaybettirdi. Amerikan emekçileri, kendilerinden çıkan savaş faturasının kabarması karşısındaki tepkisini, işgal yanlısı politikalardan ve Bush hükümetinden desteğini çekerek gösterdi. Bu durum, yeni savaşlar için içerden verilen desteği zayıflattı. (Ortadoğu’daki savaş harcamalarının ve burada konuşlandırılan ABD birliklerinin artırılması ve İsrail’in Lübnan’a, Filistin’e ve özellikle İran’a yönelik savaş planları için ödenen yıllık 3 milyar ABD doları dışında, 800 milyon ABD doları daha bulunmaktadır)
ABD oligarşisi içerisinde iç çatlaklar dışa doğru sızdı. İşgal politikalarında ısrar eden ‘’ militaristler'’ ile yeni bir resesyon, ekonomik kriz kabuslarına ağırlık vererek, saldırgan savaş girişimlerinde frene basılmasını isteyen “müzakereciler” arasında bir konsensüs arayışı bunun üzerine geldi. Nihayet bir konsensüs te sağlandı.
Uzlaşmanın özü “iki yanlı bir politika” izlemek olarak şekillendi. “Askeri alanda tedrici bir geri çekilme‘’ ve ‘’Askeri başarısızlıkların yetersiz güç uygulanmasından kaynaklandığı, başarı için daha fazla asker ve daha büyük askeri bütçeler gereklidir‘’ ifadelerine de yansımasını bulan, havuç-sopa karması politikaların iç içe yürütülmesi, önümüzdeki süreçte ABD emperyalizminin stratejisinde ana çizgileri oluşturmaktadır.
Latin Amerika politikası da benzer çekişmeler yaşadı. ABD’nin ‘’Ekonomik-askeri olarak, karşısında durulmaz bir güç olduğu‘’ balonunun patlaması, Latin Amerika’da bir askeri darbe ya da doğrudan askeri saldırı ile müdahale için, ayağının altındaki zemini kaydırdı. ABD tekelleri, kıtadaki çıkarlarının korunmasında, Latin Amerika‘lı işbirlikçilerine (Calderon, Santa Cruz tarım/ticaret burjuvaları, Garcia, Uribe) giderek daha fazla bel bağlar hale geldi.
Devrim kaçkınlarından oluşan Küba lobisi, Pentagon ve faşist ideologlar, direkt yatırımları olan tekellerin sözcüleri; Küba, Venezuella ve Bolivya’ya karşı güce dayalı bir müdahale politikasından yana tutum almaktadır. ‘’Diplomasiye ve iki yanlı politikalara‘’ eğilimli kesimi ise, ihracat, tarım, turizm tekelleri, ABD kamuoyunun büyük çoğunluğu, Latin Amerika’dan sorumlu Müsteşar Shannon’un sözcülüğünü yaptığı kesimlerin desteklediği liberal ve muhafazakar kongre üyeleridir.
Toplamda birleşilen nokta; Bolivya gibi yerli işbirlikçilerinin güçlü olduğu ülkelerde, bunların desteğini almak., işbirlikçiler açısından cephe gerisi zayıf Venezuella gibi ülkelerde ise, ‘’diyalog'’ yolunu seçmek.
İki yanlı politika, Küba ve Venezuella’da, çıkarları sosyal-liberal reformlarla çatışan kesimlere, diplomasi, mülkiyet ve yatırım konularında önemli ayrıcalıklarla birlikte sürekli mali destek verilmesi koşuluyla diyalog ve anlaşma vaatlerini içermektedir.
Çin ve Hindistan elini, Latin Amerika‘nın, demir, bakır petrol, gıda ve tarım ürünlerine, ticari ilişkileri vasıtasıyla atmış bulunmaktadır. Anlaşmalar kıtada, Çin, Hindistan, ABD ve AB ülkeleri arasında rekabeti kızıştırdı. Fırsatı kaçırmayan Latin Amerika devletleri hammadde fiyatlarını yükseltti. Özellikle IMF ve ABD politikalarına eli mahkumluktan, alternatifliliğe geçiş, daha fazla kara geçişi getirdi.
Gelişmeler, ABD, Latin Amerika kıtası, Ortadoğu ve genel olarak dünya çapında, emperyalistlerin yeni planlarla paslaştıkları tek kalelik oyun sahaları olmadığını kanıtladı. Köklü ve derin sınıfsal kutuplaşmaları hesaba katmak zorunda olan emperyalistleri, taktik değişimlere zorlayan en önemli etkenin bu olduğunu açığa çıkardı.
Uçlarda birikme
Latin Amerika iktidarda olan hükümetlerin sosyal-liberal programları, öngörülebilir bir gelecek için, yapısal sosyo-ekonomik değişim üretmekten uzaktır. Sınıfsal çelişkileri uçurumlaştıracak bu zemin, bir yandan ABD emperyalizminin manevra alanını genişletirken, öte yandan nasıl stabilize edeceğine ketlenmeye zorlamaktadır. Meksika’da, azınlıktaki Calderon hükümeti, Oaxaca halk meclislerinin, sendikaların ve toplumsal hareketlerin yürüttüğü ciddi bir muhalefetle karşı karşıyadır. Calderon ekonomiyi liberalleştirme girişimlerini derinleştirip, proğramını uygulamak için kan dökmeye devam ettiği sürece, kutuplaşma daha da derinleşecektir.
Bolivya’da, özellikle ticaret ve tarım tekelleri, Morales’in uzlaşmacı politikalarından, söz verdiği toprak ve gelir dağılımında kayda değer bir gelişme sağlayamamasından yararlanarak yeniden güç kazandılar. Santa Cruz’da bir taban oluşturan bu grup, Morales’i yeni reformlardan vazgeçmeye zorlayarak, halkın kitlesel hoşnutsuzluğuna neden oldu.
Benzer kutuplaşmalar, Ekvador’da köylüler-Ant bölgesi yerlileri ile Banka ve toprak sahipleri arasında kızışmaktadır.
Kolombiya’da Başkan Uribe ile ittifak halindeki silahlı çeteler ile gerillalar ve demokratik kazanımlardan yana tavır koyan örgütlenmeler arasındaki kamplaşmalar derinleşti (Boston Globe, 14 Aralık 2006).
Venezuella’da, sosyalist ve sosyal-liberal Chavezciler arasındaki kutuplaşma, Chavez‘in partide ve kabinede atama yoluyla değişiklikler yapması arttıkça su yüzüne çıkmaktadır.
Olanaklı geçişler
ABD‘nin Latin Amerika için öngördüğü stratejinin en zayıf halkası 1990’ların sonundan itibaren patlak veren halk hareketlerinin yeniden ortaya çıkmasıdır. Brezilya’da MST, Bolivya ve Ekvador’da işçi, köylü ve yerli hareketleri, Meksika’daki Oaxaca yeniden bir araya gelme sürecindedir. Bu hareketler örgütsel yapılarını korumaktadırlar. Ayaklanmalar çıkarabilecek ve iktidardaki oligarşilerle siyasi çatışmalara girebilecek kitlesel güce sahiptirler. İstem ve taleplerinin karşılanmaması, kırıntı reformlarla önünü kesmek mümkün olmayan sınıfsal kutuplaşmalar, bu hareketleri, sosyal liberal devletlerle ister istemez karşı karşıya getirecektir. Sosyal liberalizmden kararlı bir kopuş fırsatı için aralanacak bir pencere, ABD ve Latin Amerika’da siyasi krizleri derinleştirecek ve ekonomik istikrarsızlığı artıracaktır. Karmaşık gibi gözüken bu tablo, sosyalizm için elverişli bir zemini güçlendirmeye, düzeltilmiş kapitalizm hayallerinden kopuşu hızlandırmaya adaydır. Venezuella Komünist Partisi üyesi Gustavo Conde olanakları şöyle değerlendirmektedir.
‘’Devrimin proletarya diktatörlüğü aşamasına ulaşıp ulaşmayacağı devrimci öncülerin halkın politik bilinç düzeyini yükseltme kapasitesine bağlıdır. Bugün işçi sınıfı kitleleri belki de tarihinde ilk kez Marksist klasikleri bu kadar çok okuyor. Bu büyük bir fırsattır. Seksen yıllık Venezuella Komünist Partisi kuşaklar boyu verdiği inatçı ve sürekli mücadelenin meyvelerini toplamaktadır. Parti halkta bir güven yaratmıştır. Chavez bile kendi adamlarından çok bize güveniyor. Dünyanın herhangi bir bölgesinde bir görevi yerine getirmek için gönderdiği kişi eğer Komünist Partisi‘ndense bu görevin eksiksiz yapılacağını bilir… Daha da önemlisi, işte bu güven halka da sirayet etmiştir. Eskiden Komünizm sözünü duyunca kaçacak delik arayan halk şimdi onu öğrenmeye çalışıyor. Biz devrimciler bunu ne kadar iyi anlatabilirsek, elimizdeki bu fırsatı ne kadar iyi kullanabilirsek proletarya diktatörlüğüne o kadar çabuk ulaşırız. Ama bunun için önümüzde uzun bir yol var daha. Mevcut devlet yapısıyla sosyalizmi inşa edemeyiz. Bu devlet mekanizmasını parçalayıp sosyalizme uygun bir devletin temelini atmalıyız.'’
Verili konjonktürü, güncel gelişmeler içersinden değil, ana halkası itibariyle kavrayıp bilince çıkarmak önemlidir. Konjoktürün içinden bakmadan değerlendirme karşıt güç ve dinamikleri değerlendirirken de fazlasıyla geçerlidir. O anlamıyla ‘’Sosyalizm Latin Amerika’da, sosyal liberal devletlerinin hata ve eksikliklerini budayarak, Latin emekçileri bunları gördüğü ve arkasında durduğu oranda ilerleyecektir‘’ ekseninde düzeltilmiş kapitalizmden tedrici olarak sosyalizme ilerlenebileceği rüyaları ideolojik olarak savaşacağımız bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı beklemecidir, günün enternasyonal görevlerini öteler. Bunun ikiz kardeşi tersten diğer yüzü ise; kaynağını halkların gücüne güvensizlikten alan, somut politik gelişmelere ve uluslararası dengelere, sosyalizmin olanakları gözüyle bakılamamasıdır. Kıtadaki halk iradesini, koparıp alıcı direnişleri biraz sempati, fazlasıyla ‘’Parlayıp sönen Latin klasiği‘’ çerçevesine sıkıştıran, bu hareketler üzerinde politik bir etki yaratma görevide içinde olmak üzere enternasyonal bir ağ yaratmanın kaçınılmaz/kaçılamayacak görevlerine yan duran ikinci versiyonda en az birincisi kadar savuşturmacıdır.
(Ufuk Çizgisi, sayı: 57, 5 Mart ’07)