28.10.2007 05:57
Sınır ötesi operasyon seferberliği - Yürüyüş
Bir koro "kan isteriz" diye bağırıyor ve kendileri dışındaki tüm sesleri kısmak istiyor. Kan istiyorlar ve halkın kanı akıyor. Sorun ise ortada duruyor...
Dağlıca'da 12 Ölü, 8 Esir ve Oligarşinin Sınır Ötesi Operasyon Seferberliği
Oligarşi Kürt sorununu çözmüyor, ortada duran sorun çok çeşitli biçimlerde kendisini gösterdiğinde ise, başlıyor şovenizmi kışkırtmaya, ardından sınır ötesi operasyon, orduyu profesyonelleştirme tartışmaları başlıyor.
Dahası bu tartışmalar, salt askeri yetkililer, iktidar güçleri tarafından yapılmıyor, sözde demokratı, liberali, faşisti, köşe yazarları, haber spikerleri hepsi seferber olmuşlar, sanki onların işiymiş gibi ordunun nasıl daha iyi savaştırılacağı üzerine ahkam kesiyorlar.
Bir koro "kan isteriz" diye bağırıyor ve kendileri dışındaki tüm sesleri kısmak istiyor. Kan istiyorlar ve halkın kanı akıyor. Sorun ise ortada duruyor, daha büyüyor, kendisini daha yakıcı olarak hissettiriyor. Terörizm demagojisi, bu sorunu örtbas etmeye yetmeyecek basitliktedir. Ortada yüzyıllık bir sorun vardır ve oligarşi bu sorunu terörizm demagojisi, şovenizm kışkırtması içinde boğmaya çalıştıkça halkların acıları büyümektedir.
Hatırlanacaktır, önce PKK'nin Şırnak'ta 13 askeri vurduğu eylem gündeme geldi. Ortada sorun varsa, bu sorun tek tek kişilerin iradelerini aşarak kendisini çeşitli biçimlerde ifade edecektir. Sonuç alıcıdır veya değildir, doğrudur veya yanlıştır, bunlar tartışılabilir konulardır, fakat tartışılmaz olan, "bu eylemlerin bir grup cani veya teröristin, dış güçlerin oyununa gelmiş kişilerin işi olduğu" açıklamalarının bir demagojiden ibaret olduğu ve sorunu büyütmekten başka bir sonuç yaratamayacağı gerçeğidir.
Fakat oligarşi, ortadaki sorunu tartışmak, çözüm üretmeye çalışmak yerine, bildik şoven ve katliamcı politikasında ısrar etmiş, hemen tezkere tartışmasını gündeme sokmuştur. Oysa ortaya çıkan sonuç, tezkerelerin çözüm olmadığını göstermektedir. Evet, meclise tezkereyi getirdiniz, büyük bir hevesle çıkardınız, ne oldu?
Oligarşi, tüm halkı oyalama politikasını sürdürmek istemektedir. Olabilir, tezkere çıkarılabilir, Kandil dağı bombalanabilir, hatta oraya asker sokulabilir. Çözüm müdür? Bunların çözüm olmadığını aklı başında herkes görebilmektedir ve oligarşi de bunun farkındadır. Nitekim, ABD icazetiyle havadan bombalamalar yapıldığı haberleri yansımaktadır, fakat oligarşinin bunlardan da bir sonuç elde edemeyeceğini bugünden söylemek mümkündür.
Daha önceki sayılarımızda da değindiğimiz gibi, sorun katliam yapmaksa oligarşi bunu belki başarabilir, fakat her katliam sorunu daha da büyütecektir.
Sorun, operasyonlarla, katlederek ertelenemez, oyalanamaz tersine çözülmek zorundadır.
Son olarak, Kürt hareketinin sınıra yakın bir bölge olan Dağlıca'da askere saldırı düzenlemesi, açıklamalara göre 12 askerin ölümü ve 8 askerin esir alınması, sorunu bir kez daha gündemin ön sıralarına taşıdı. Burada önemli olan sorunun özüdür. Değilse, "teröristler nasıl böylesine profesyonel eylemler yapıyorlar, bunları kesin CIA eğitiyordur" aptallığıyla üretilen teoriler, halkı bir süre daha kandırmak, Kürt sorununu üstünü bir süre daha örtmek dışında bir şeye hizmet etmez.
Ama hayır, oligarşinin politikası bu tablo karşısında sorunun çözecek politikalar üretmek yerine, dünyayı dolaşarak katliam politikasına icazet aramak oldu. Hem katliamcı, hem aciz ve icazet peşinde koşturup duruyor.
Katliamcılığın burjuva basındaki generalleri
Dağlıca eyleminin ardından, burjuva basın, savaşın haber bülteni gibi çıkmaya başladı.
Gazetelerin ilk sayfalarının tamamı, eyleme ilişkin kışkırtma, şovenizmi körükleme ve "operasyon", yani katliam kararı aldırmaya yönelik haber ve yazılarla dolduruldu. Bu konu tek gündem haline getirildi.
Köşe yazarları öyle yazılar yazdılar ki, sanılır ki, harekat Genelkurmay'dan değil, İkitelli'deki "medya plaza"lardan yönetiliyor. Burjuva basının tarzına aykırı değildir, fakat bu düzeyde çarpıcı yaşananı herhalde azdır.
İsmet Berkan gibi demokrat geçinenler bakın neler yazdılar: "200 kişilik PKK grubunu yok etmekle yetinmemeli... bir temizleme harekâtı da yapmalıdır." (22 Ekim 2007, Radikal)
Taha Akyol: "Ekonomi, demokrasi, teröre karşı devletin silahlı mücadelesi! Ciltler tutacak çözümün temel kavramları bunlardır." (19 Ekim 2007 Milliyet)
Aydın, ülkesinin halkının sorunları için kafa yorar, çözümler önerir, halkı bilinçlendirir. Bu yapılanlarda bunun zerresini bulmak mümkün mü? Kürt sorununu tartışması gerekirken, düşündüğü "nasıl daha iyi imha edebiliriz, nasıl bitirebiliriz"...
Ertuğrul Özkök, "Hedef Barzani" şeklinde attığı başlığın Genelkurmay Başkanı tarafından onaylanmasından gurur duyuyor, halka "seferberlik görev emri" çıkarıyor, hızını alamayarak 15 Ekim'de"daha o gece Türk F-16'ları Erbil üzerinde ses duvarını aşmalıydı. İki üç bin pencerenin camı inmeliydi." diye yazıyor.
Yine Hürriyet Yazarı Rahmi Turan, Talabaniler-Barzaniler için "Hoşt'tan anlamayan itler" başlığını kullanıyor. Bu ırkçı bakışın sorunu Talabani-Barzani değil, bütün olarak Kürt halkıdır.
Tüm hepsini bir yazıda aktarabilmek olanaksız, fakat bu aktardıklarımız burjuva basının genel havasını yansıtmaktadır. Bu, tarihsel Kürt düşmanlığı taşıyan kafaların elbette ki, Kürt halkının sorunlarının çözümünü tartışması olanak dahilinde değildir.
Tüm dertleri Kürtler'e gününü göstermek, nitekim F-16'lar bombalar yağdırmaya başladığında hemen manşetlerine taşıdılar: "İnlerinde Vuruyoruz"...
Sınır ötesi operasyonuna karşı çıkan vatan hainidir
Oligarşi, hükümetiyle, generalleriyle, basınıyla, kışkırttığı şovenizmiyle Kürt halkına karşı açıktan savaş ilan etmiş durumdadır. Tüm bunların yanında, "tahriklere kapılmama", "itidalli davranma" açıklamalarının bir değeri yoktur. Halkın tahriklere kapılmasını istemeyen halkı tahrik etmez. Oysa oligarşi halkı açıktan tahrik ediyor, fakat kendisinin ihtiyacı kadar tahrik olmasını, kendisine, politikalarına zarar verecek boyutlara gelmemesini istiyor. Burada belirleyici olan oligarşinin uyarıları değil, şovenizmi kışkırtmasıdır.
Böylesi bir ortamda, MHP'nin farkını ortaya koyması zor olsa da, Devlet Bahçeli, "Sınır ötesi operasyona karşı çıkan PKK işbirlikçisidir, yani vatan hainidir" sözleriyle oligarşinin politikalarını en iyi kendisinin savunabileceğini kanıtlama çabasına girdi.
MHP'nin bu sözlerine kimi köşe yazarları güya bozuldular, fakat bunlar aynı zamanda MHP'nin değiştiğini vaaz edenlerdir. Ne MHP'de, ne de oligarşinin diğer kesimlerinde Kürt sorununa bakış açısında bir değişiklik yoktur.
Sorunu çözmemenin bir yolu da halkın sorunu tartışmasını engellemeye çalışmaktır.
Bir ülkede savaş sürüyor, halk ölüyor, her açıdan bedel ödüyor, dolayısıyla halkı en fazla ilgilendiren bir konu, fakat bu savaştaki gelişmeler halktan gizlenmeye çalışılıyor.
AKP, RTÜK aracılığıyla, Dağlıca haberleriyle ilgili sansür kararı aldı. Sansür çerçevesinde, "Kamu düzenini ve halkın moral değerlerini olumsuz etkileyen, güvenlik güçlerine dönük zaaf imajı yayan" radyo ve televizyon yayınlarının 24 Ekim'den itibaren durdurulduğu açıklandı, Danıştay bu kararı bozmuş olsa da AKP'nin sansürcü zihniyeti burada bir kez daha görüldü.
Tüm bunların toplamından oligarşinin Kürt sorununa ilişkin çözüm politikaları ortaya çıkmaktadır. Kürt halkına yönelik katliam, "sınır ötesi operasyon", uluslararası ilişkilerde katliam politikasına destek, katliama ortak olma çağrısı, bunun için gerekli tüm tavizlerin verilmesi, halka yönelik şovenizmin kışkırtılması ve Kürt sorununun tartışılmasının yasaklanması, Kürt halkının demokratik örgütlenmelerinin baskı altına alınması, tutuklamalarla, baskınlarla, faşist saldırılarla çalışamaz hale getirme, tüm muhalif seslerin kısılması...
Bütün bunlar, oligarşinin, salt Kürt sorununa ilişkin çözümü değildir, bu çözüm yolu, oligarşinin halkın sorunlarına ilişkin bildiği tek çözüm yoludur.
Bu kafalarda demokrasinin 'd'si var mı?
Cemil Çiçek hükümet adına, Dağlıca'da askerlerin öldürülmesiyle ilgili basın toplantısı yapıyor ve gazetecilerin sorularına ilişkin diyor ki; "İyi niyetle soruyorsanız, cevabını kendiniz bulursunuz... Ama haber çıkarma niyetiyle soruyorsanız..." Cemil Çiçek kendisinin ve AKP hükümetinin gazeteciliğe bakış açısını özetliyor bu cümlelerde. Gazeteci oligarşinin düzenine karşı "iyi niyetli" olmalı ve haber çıkarmak için değil, oligarşiye hizmet etmek için uğraşmalıdır. Bu kalıplara uymuyorsa, başlarına neler geleceğini muhalif basın yayın organlarının başına gelenlere bakarak görebilirler. Gözaltılar, baskınlar, sokaklarda kurşunlamalar basına yönelik bu bakış açısının ürünü olarak gündeme gelmektedir.
Çiçek, konuşmasının devamında basının yaptığı haberlerden rahatsızlığını anlattıktan sonra medyadaki "terör uzmanlarını" suçluyor. Medyayı ilgili ilgisiz kişileri çıkarıp konunun uzmanı gibi konuşturmalarını eleştiriyor. Ama, o "terör uzmanları", terör demagojisi yapıp halka, devrimcilere, yurtseverlere karşı küfrettiği zaman itirazları yoktu. Anlaşılan oligarşinin "terör uzmanları" bu sefer "iyi iş çıkaramadılar" ve Çiçek'in uyarısına maruz kaldılar.
Çiçek, AKP'nin grevlere bakış açısını da Telekom'da "grev" kararı için "Grev gibi işçiye de kuruma da fayda getirmeyecek konuların gündeme gelmesinin olumlu olmadığını" söyleyerek gösterdi. Grev, faydasız ve başvurulmaması gereken bir eylem olduğu gibi, basın da bunu haber yapmamalı, sadece oligarşinin faydasına olan şeyleri haber yapmalı. AKP iktidarında burjuva basın önemli oranda tek sesli hale getirilmiş durumda, hele ki sözkonusu Telekom ve Kürt sorunu konusunda, aykırı tek bir ses bulmak için gazeteleri büyüteçle incelemeniz gerekirken, Cemil Çiçek halen durumdan memnun değil. Buradan yola çıkarak, Cemil Çiçek'in ve AKP'nin gazeteciliğe bakışını yorumlayabilirsiniz.
AKP'nin bir diğer bakanı Hilmi Güler de, topraklarının altın yağması için uluslararası tekellere peşkeş çekilmesine, Kazdağları gibi bir doğa zenginliğinin ve kendi yaşam alanlarının yok edilmesine karşı çıkanları suçluyor: "Ülkemizin altın konusundaki zenginliğine müsaade etmek istemeyen dış kaynaklı bazı grupların maşaları..."
AKP'de demagoji bol, herkesi bir şekilde suçlayarak, azarlayarak baskı altına alıp susturmak AKP'nin yönetme anlayışıdır.
(Yürüyüş, sayı: 128, 28 Ekim ’07)