29.10.2007 08:23
Bizden geçmez! – Ufuk Çizgisi
Hükümet, Türk ordusunun Güney Kürdistan’a operasyon yapması için 1 yıllık yetki tezkeresini Meclis’e getirdi. Tezkere, 17 Ekim günü TBMM Genel Kurulu’nda görüşülerek kabul edildi. Dişler gıcırdatıldı, salyalar bırakıldı, bölgenin mega dengelerinin basıncı altında “İnşallah kullanmamıza gerek kalmaz” demeçleriyle ayakları geri geri giden “son Türk devleti”, Kürt halkına karşı ilki 1983 yılında yapılan sınır ötesi operasyonlardan 25.si için “karar” çıkardı!
Bu macun tüpe girmez!
Bu tezkerenin tek bir anlamı vardır: Türk devleti, emperyalist kapitalizm çağının, bölge koşullarının, Güneyin Kuzey üzerindeki çekim etkisinin çok daha derinleştirdiği, ulusallıkla toplumsallığın, özgürlük ve onur talebi ile kır ve kent yoksulluğunun, kadın-aile-çocuk sorununun… içiçe geçerek kendisi için içinden çıkılmaz hale getirdiği Kürt ulusal sorununda, rejimin büyüyen sıkışmasına döne dolaşa yine faşist asker ve “sivil kuvvetler”in ipini salarak yanıt verilmesi! 24 yılda 24 kez çuvallandığının, PKK askeri, siyasal ve toplumsal-manevi etki yönünden geriletilmesine rağmen macun tüpe sokulmak şurada kalsın, her tarafa bulaştırıldığının, yeni dengelerin ise hazmedilemeyip kirli savaş yöntemlerine sarılınmasının itirafı! Güney Kürdistan’daki duruma, Ermeni soykırım tasarısına vb. karşı ABD’li efendilerin ne ayağına basılabildiğinin, ne de Güney Kürdistan’a yönelik basıncı artırmak dışında bir şey yapılabileceğinin anlatımı! Bir yandan DTP’ye gürlerken, DTP’li yerel yöneticileri tutuklar, binalarına saldırılar düzenlerken bir yandan da onu sisteme içerme arasındaki içten patlamalı bütünlüğün dışavurumu! “Bölge halkını biz kazanacağız, DTP’yi gerileteceğiz” diye salınan, rejimin Kürt halkıyla bağlantı halkası AKP de dahil, kontra katliamları, Güney Kürdistan’ın top ateşine tutulması, bombardıman edilmesi ile iç içe yürütülen “politik-toplumsal kapsama” politikasının genişleyip daralan kulvarı!
“Harita”dan çok daha fazlası!
Dolayısıyla tezkerenin meclisten geçirilmesi, rejim açısından PKK’nin bahane edildiği ama asıl hedefi GOP ve Güney Kürdistan sarsıntısının rejimin paradigmalarında yarattığı sarsıntıyı dengelemek olan, pratik olarak ise dıştan çok içe dönük bir şoven saldırı dalgasının işareti olmak durumundadır. Apolet sahipleri dahi Kürt sorununun DTP’li bir parlamento zemininde de “tartışılma” koşullarının bulunduğu bu evrede, o macunun o tüpe artık girmeyeceğinin bilincindedir. Kürsülerde savunulan “yüksek” stratejiler, bizzat kendilerinin de unsuru olduğu bu çıkmazda, rejim krizinin Kürt paydasında pratik ince ayarların dahi domino etkisi yaratacağı haklı paranoyası ile etkisizleşmektedir.
Ancak tezkerenin anlamı, işçi sınıfı devrimcileri için bu cangılda kimin nerede, nasıl konumlandığı ve hangi çıkmazın içerisinde bulunduğunu tespit etmenin ötesinde başlar! Bu en başta, elbette ki tezkereye ve Kürt halkının katledilmesine, bir başka deyişle rejimin ordu, JİTEM ve özel tim güçleriyle uyguladığı kanlı politikaya karşı komünistlerden devrimci demokratlara ve DTP şahsında Kürt liberallerine uzanan bir yelpazenin hem içinde hem de bağımsız olarak aktif rol almayı gerektirir. Beytüşşebap ve Dersim katliamlarına, tezkerenin meclise getirilmesine karşı gerçekleştirilen ve ülke çapında organize edilmesi gereken eylemler, bu konumlanışın bir parçasıdır. Eylemlerin, karma bileşiminden dolayı silik ve “ortalama” değil, Kürt halkının özlem ve taleplerinin meşruluğundan kaynağını alan nicelik ve nitelik bakımından güçlü, özgüvenli bir duruşu yansıtmasında komünistler kendilerini en fazla yükümlü görmeli ve bunun devrimci basıncı ile hareket etmelidirler.
Ancak politikanın “etki/tepki” zemininde yapıldığı, politik reflekslerin bu tanımı bile karşılamayacak kadar zayıf olduğu, emekçi kitlelerin günlük pratik gündemine ise taşınmadığı koşullarda, bundan da fazlasının gerektiğini sayısız deneyimden biliyoruz! Kitlelerin, özellikle de gençliğin en gerici ve şoven duygularına seslenen Türüt şarkılarına, televizyonda yeniden başlatılan “İtler Vadisi” serüvenlerine, “aç ve yoksul oldukları hatırlanan şehit aileleri” için milyonlarca YTL’nin toplandığı kampanyalara, büyük illerde “organize”, kasabalarda ise kaba ajitasyonla gerçekleştirilen linç saldırılarına karşı zamanında ve net bir inisiyatifin gösterilmesi yakıcıdır. Bu ise, bu cadı avında önemi çok daha fazla artmış, ancak asıl etkisini emekçilerle birebir etkileşim -ve savaşım- içerisinde gösterecek bir ajitasyon/propaganda faaliyetini; Kürt halkının meşru özgürlük talebinin kayıtsız şartsız savunulmasını; saatini şovenizmin her belirimine karşı militan bir eylem hattına ayarlamış olmayı ve bunu sınıf örgütlenmesi ve eylemi içinde kendi bağımsız duruşu ile var etmeyi gerektirir.
Bağımsız duruşu: Çünkü son polis saldırıları da göstermektedir ki, devrimcilerin birçok durumda içerik ve amacından çok “organizasyonu”na boğuldukları ajitasyon/propaganda faaliyeti, sınıf düşmanı tarafından asli yönünden -kitleler üzerindeki etkisi- ele alınmakta ve devrimcilerle emekçiler arasındaki bu tek hattın kesilmesi için zorbalık çıtası yükseltilmektedir. Devrimci ajitasyon, örgütlenme ve eyleme karşı artan devlet terörü, karşıt yönden de emekçileri sınıf düşmanına karşı aydınlatma ve onları öz çıkarları ve talepleri temelinde örgütleme ve eyleme yönlendirmeye kilitlenmiş, buna uygun bir iç örgüye sahip bir konumlanışı kapıya dayamıştır. İşyerlerinde, okullarda, semtlerde bir tek emekçinin dahi sınıf kardeşine düşman gözüyle bakmasına izin vermeyen, bunu proleter onurunun hamuru sayan becerikli ve militan bir örgütçü emeğini de!
Emekçilerin birliği ve özgürlüğü için
Şu basit nedenle ki, karşıdevrimin milliyetçilik ve şovenizmi kamçılamaya olan ihtiyacı, salt “bölge dengeleri”nin sonucu değildir. TÜSİAD programına atılan “hükümetin acil eylem planı” başlığı, emekçilerin zaten işsizlik, aşırı çalışma ve her tür yoksunluk içinde boğulan yaşamını tam bir borana çevirecektir. Programın kabaca incelenmesi dahi, devrimci ajitasyonun tekrarlanagelen ancak pratik bir karşılığı olmadığı için de inandırıcılığı kendi içlerinde dahi zayıflamış temalarının basit bir kopyası olmadığını görmeye yetecektir. Rejimin Kürt sorunundaki saldırganlığı, sermayenin saldırısına karşı ilk elde harekete geçebilecek, emekçilerin hoşnutsuzluk ve acılarını örgütlenme taleplerine çevirebilecek güçlerin ezilmesi ihtiyacı ile birleşiktir. Dolayısıyla, buradaki bir gerileme ve düşük profilin sergilenmesi, eylemlerin kitlesel bakımdan da rejimin tahammül sınırına yaklaşmaması, sermayenin her taraftan yüklendiği bir süreçte emekçi kitlelerin öncü kesimlere yönelik güven-özgüven sorununu da büyütecektir -ya da tersi!
Apolet ve sermaye sahipleri, milyonları değil trilyonları da saçsalar, Kürt emekçileri üniformalı işçi ve köylülere kırdıracakları kirli bir savaş için tek bir haklı gerekçe bulamazlar! Tersanelerde birbirinin kucağında ölen Türk ve Kürt işçilerin düşmanı aynıdır! Greve çıkınca Telekom işçisi de tıpkı THY emekçisi gibi “vatan haini” ve “sabotajcı” sayılmıştır! Bir gece yağmur yağdı diye sel basan merdivenaltı atölyelerde can veren Kürt emekçilerdir! Faşist ulumalarla sarhoş edilip eli kardeş kanına bulanmak istenen yoksul emekçi gençler, Kürt yaşıtlarıyla aynı geleceksizliğe koşmaktadır! Meslek liseliler, üniversiteliler, mezun olduklarında aynı sermayeye yanaşma yazılmaktadır!
Biz tüm enerjimizi tam da buralardan “Bizim Kürt emekçi kardeşlerimize karşı değil sermayeye karşı kalkacak elimiz var; kirli savaşta değil kölece çalışmaya, yaşamaya ve düşünmeye karşı sınıf savaşında yerimizi alacağız!” sesini yükseltmek için seferber etmeliyiz. Tersane emekçileriyle, onların korkulu eş ve aileleriyle, 16 saat çalışmanın tükettiği konfeksiyon ve metal işçileriyle, kapılarının önünde sessizce grevi bekleyen Telekom işçileriyle, genç liseli ve üniversitelilerle, kaderi sel değil sermaye tarafından çizilmiş merdivenaltı işçileriyle, örgütlenme heyecanı içindeki eğitim ve sağlık emekçileriyle bunları konuşmalı; bu çağrıyı öncü işçi ve emekçilere, gençliğe maletmeliyiz. Tezkere karşıtı çağrı ve eylemler, sermaye ve rejim için tehditkar anlamını onlara doğru taşındığı, emekçilerin içerisinden yükseldiği koşullarda bulacak; her bir bölüğün kendi çabası içinde boğulmasını da bu engelleyecektir. Kürt ve Türk emekçiler arasındaki güven köprüsü bu yoldan kurulacaktır.
Emekçilerin Kürt sorununda düşmanlığa doğru kışkırtılan rekabet ve bölünmüşlüğe karşı birlik, kölece çalışma ve yaşam koşullarına karşı mücadele, onur ve özgürlük arayışının adresi olmalıyız!
Ufuk Çizgisi, sayı: 71, 18 Ekim ‘07