24.04.2008 07:54
Hatice Yürekli yoldaş anısına...
Sizden devraldığımız bayrağa asla leke sürülmeyecek!
Tanya
1968 yılının herhangi bir ayında herhangi bir gününde bir bebek gözlerini hayata açtı. Doğduğu ay hangi mevsim sınırları içinde olursa olsun fark etmez! Yani hani sonbahar olsa da fark etmez, ilkbahar olsa da. Doğan bebek hem sonbaharın durgun gülümseyişini de taşıyacaktı yüzünde, hem de ilkbaharın coşkun nehirlerini yüreğinde. Hani fark etmiyor hangi ayda ve bilmem hangi günde doğduğu yazın sıcaklığını kışın öfkesini taşıyacaktı. Bir bebek doğdu ki; göğsünü parçalarcasına çarpan yüreği ölümsüzlüğe kavuşacaktı.
Tokat’ın Almus ilçesinde bir bebek gözlerini hayata açtı. Adına “ Hatice” dediler.
Hatice bebek, büyüdü, büyüdükçe yüreği de büyüdü. Hatice büyüdükçe çevresini saran düzenin çirkin yüzünü gördü. Önce Tokat terkedildi, büyük kente gidildi. Burası İzmir’di. Ekmek umudu burada vardı, iş kapısı. Burada mavi önlüğüyle okul sıralarındaydı artık Hatice. Fakat zor bela gidilen okul da öyle uzun sürmedi, bu dünyanın her yanı metalaşmış düzeninde.
Hatice şimdi okul sıralarından sonra tekstil atölyesinde… İşçi sınıfının arasında Hatice. Kendisinin etrafını ve herkesin etrafını saran kokuşmuş düzenden nefret ediyor işini yaparken. Birileri boğazını sıkıyor Hatice’nin, yüreğini daraltıyor. Hayır, güçlü olmak lazım! “Bu böyle gitmeyecek” diyor Hatice. Elbet, elbet bu düzen tersine dönecek ve Hatice yeniden doğuyor.
‘90’lı yılların başındayız şimdi. Yine hangi mevsim bilinmez ve fark etmez de aslında ama Hatice kabuğunu kırıp kanat çırpan bir kelebek gibi doğuyor bu kez. Öfkesi daha bir harlanmış, yaşama sevinci alabildiğine coşkun bu kez. Göğsünü parçalarcasına çarpıyor yüreği yine… bu kez kapitalist düzeni tersyüz etmek için, bu kez gecelerinde aç yatılmayan gündüzlerinde sömürülmeyen yarınlar için çarpıyor yüreği… Ve bu değerler adına hiç susmamak cüretiyle çarpıyor.
İzmir’de tekrar doğdu Hatice. Adına “ Ezgi” dediler.
Hatice mücadeleye atıldı. İçinde olduğu dönem dünyada gerici rüzgârların estirildiği ve Türkiye’de sosyal mücadelenin gerilediği, bu ikisinin birleşik etkisi altında solda yeni bir tasfiyeci cereyanın yaşandığı bir dönemdi. Yani yeni doğan kelebeğin kanatlarını rüzgârın delip geçme ihtimali de vardı. Ya da kelebeğin bir örümceğin ağlarına katılma ihtimali de. Ama hayır! Hatice yoldaş EKİM’in kumaşını öyle bir koklamıştı ki, değil bu rüzgârlar fırtınaların karşısına dikilecekti incecik kanatlarıyla. Zor dönemin devrimcilerindendi o.
Hatice mücadeleye atıldı. İzmir’de sayısız kere gözaltına alındı, bir süre cezaevinde yattı ama düşmanın karşısında tereddütsüzdü. Militan tutumuyla karşısındaki düşmana boyun eğdiriyordu. O nerde olursa olsun örnek bir devrimci gibi hareket etmesini bildi. Ahmet Arif’in dizeleri de çınlıyor şimdi kulaklarımızda;
“Nerede olursan ol,
İçerde, dışarıda,
Derste, sırada
Yürü üstüne üstüne
Tükür yüzüne cellâdın
Fırsatçının hayının...”
Yürüdü Hatice kavganın içinde. Sonra örgütlü yaşamını İstanbul’da sürdürdü. Tekstil fabrikalarında işçi çalışması yürütüyordu yine Hatice. İşçi sınıfının içindeydi, onlardan biriydi ve onlara öncü rollerini hatırlatıyordu.
Ardından ‘95 yılında bir operasyonla gözaltına alındı, yiğit yoldaşı Habip’le birlikte. Yine hapishanede düşmana boyun eğdirdiler direnişleriyle. Hatice yargılanma sırasında siyasi savunma yapıyordu bu kez. Karşısındaki hâkim yargılamıyordu bu kez, yargılanıyordu. Karşısındaki kadın yargılıyordu onu ve onun şahsında tüm düzeni. Mahkeme salonu uçsuz bucaksız bir gökyüzüydü şimdi, karanlık! Ve Hatice’de en parlak yıldız!
Hatice dışarıda yine mavi gökyüzünün altında daha ciğerlerine temiz havayı doldurmadan göreve koşuyor. Durmak yok, çünkü o bir komünist, çünkü o işçi sınıfına yol gösterecek Parti’nin kurucularından. Vakit yok ki, kaybedilecek. Parti’nin kazanılması gerek, işçi sınıfının kazanılması gerek, yoksa tarih asla affetmezdi...
Hatice şimdi İstanbul’da Rumeli Yakası tekstil sorumluluğunu üstlendi. Bu görevinde İstanbul İl Komitesi’ndeydi. Ancak burayı bırakıp başka bir alana geçmesi gerekiyordu şimdi. Hatice göreve koşuyordu, Güney’e...
Şimdi de Hatice’yi Partinin Kuruluş Kongresi’nde buluveriyoruz. Güney Bölgesi’nin delegesi sıfatıyla orada oturuveriyor. Bakışları daha bir parlak, yüreği sığmayacak birazdan kafesine. Onurlu, gururlu…
Hatice yoldaş, adına şimdi “Hazal” dediler.
Bu onurlu görevin ardından daha bir sıkı tutmak gerek. “Partiyi kazandık, uğruna tereddütsüzce öleceğimiz davayı kazandık” diyordu Ümit...
Parti’yi kazanmışlardı ve Hatice;
“Parti, kendi sınırları içinde bir siyasal faaliyet yürütmeye çalışan bir örgüt değil, sınıf kitlelerine devrimci politika taşıyan, sınıfın bağımsız politik hareketini örgütleyen ve eylemini sermaye düzenini ve iktidarını yıkmaya yönelten öncü bir müfrezedir” diyordu.
Şimdi ise Parti Kuruluş Kongresi sonrası ve Ankara’da Hatice... Ve bir operasyonla yine dört duvar arasında. Ve yine dört duvar hasedinden parçalanıyor. Bu sefer Ümit’le birlikteydi ve ifade vermeyi reddediyorlardı. Ve Hatice sorguda şöyle diyordu: “Türk polisini ve Türk mahkemelerini tanımıyorum. Kimse beni yargılayıp sorgulayamaz!” Bir kez daha siyasi savunma yapıyordu. Mahkeme salonu yine bir gökyüzüydü kapkara. Hatice ise yine bir yıldızdı parıldayan.
Ankara Ulucanlar hapishanesindeyiz. Hatice kızıl bir kazakla ellerini arkadan bağlamış gülümsüyor fotoğraf çeken tutsak arkadaşına. Flaş patlıyor ve Hatice’nin yüzündeki o hafif tebessüm, gözlerindeki parıldayan ışık bir fotoğraf karesinde somutlanıveriyor. Gülümsüyor Hatice, zira devrim davası için yaşıyor. Yüreği Parti ve devrim davası için atıyor. Gülümsüyor çünkü kendisini partiyle eş tutuyor. Parti’nin bir parçası o ve gülümsüyor!
Ankara Ulucanlar hapishanesi sarsılıyor 19 Aralık’ta… Postallar, ateş sesleri arasında devrimcilerin direniş zılgıtları yükseliyor. Hatice Ulucanlar direnişinde, en önlerde... Ulucanlarda gece sabaha devrilirken Habip ve Ümit yoldaşını ölümsüzlüğe uğurluyor. Parti’nin bayrağına leke sürmeyen yoldaşlarının ardından yürüyor Hatice! Hatice Ulucanlar davasında yargılanıyor ve tüm katliamı gözler önüne seriyor.
Hatice’nin alnında kızıl bir bant, gülümseyişi yine aynı sadece gözleri heyecanını saklayamıyor. O ki, 20 Ekim 2000’de F tipi saldırısına karşı başlayan direnişin 1. ekibinde yer alan Hatice Yürekli yoldaş, nasıl bir gururdur bu! Nasıl bir onur!
“Ben gönüllü bir ölüm orucu direnişçisiyim. Bizim ölüm orucuna ‘örgüt baskısıyla’ gittiğimiz söyleniyor. Bu çok çirkin/çaresiz bir yalandır. Bizler siyasi kimlikleri, gelecek idealleri olan ve bu idealler doğrultusunda yaşayan insanlarız. Devletin bizleri teslim alıp imha etmeye dönük planlarına karşı en önde durmak, ölümüne direnişin ilk gönüllüleri olmak bir onurdur bizim için. Hiç kuşku duymuyorum ki, tüm arkadaşlarımız ilk gönüllüler içinde olmayı istemektedir.”
Evet, kuşku duymuyordu Hatice yoldaş ve haklıydı bunda. Bir sıra neferi olarak Parti ve devrim davası adına ilk sıralarda ölümü kucaklamak onurlu bir görevdi tüm yoldaşlarının sırtlamaya hazır olduğu onurlu bir görev!
Hatice yoldaş bu onurlu görevi yerini getirdi ve Habip gibi Ümit gibi kızıl bayrağa leke sürmeden ölümsüzlüğe kavuştu.
Direnişinin son günlerinde yanına giden bir yoldaşının kolunu güçsüz elleriyle sıkmış ve “merak etmeyin” demişti. Merak etmeyin! Aynı Habip yoldaşın Ulucanlar katliamını önceleyen günlerde Parti’ye, “biz hazırız, partimizin bayrağına leke sürmeyeceğiz!” dediği gibi, Hatice de “merak etmeyin” demişti. Ne olursa olsun bayrağa leke sürülmeyecekti. Ve sürülmedi de!
22 Nisan 2000’di tarih, mevsimlerden ilkbahar bu sefer. Parti’nin özü ve özeti olan bir yoldaşımız daha bayrağa leke sürmeden ölümsüzlüğe kavuştu. Hangi mevsimde doğduğu fark etmedi yoldaşın, tüm mevsimlerinin coşkusunu taşıdı yüreğinde ve sonra kızıla boyadı tüm hazları. Hatice yoldaş, bir ilkbahar günü kapadı gözlerini.
İlkbaharın o deli yağmurları mı yağdı bilinmez ama ardından ağlamadı yoldaşları. Ardından ağlanmadı çünkü o bir komünistti ve bir komünist gibi öldü.
Ardından ağlamadı yoldaşları. Çünkü o tüm yaşamını Parti’ye adadı. Çünkü o devrim davasını yılmaz bekçilerindendi.
Ardından ağlamadı yoldaşları! Yumruklarını kaldırıp havaya parçaladılar gökyüzünü. Parçaladılar gökyüzünü yumruklarıyla, ağlamadılar. Öfkelerini yumruklarında sakladılar. Ta ki o güne değin saklayacaklar.
O gün, o gün ki, bu sıkılı yumruklar bir balyoz gibi iniverecektir düzenin kafasına. O gün o gün ki, Ümit’in kahkahaları çınlatacaktır, yeri göğü. Hatice objektifin karşısına geçip hafifçe gülümseyecektir mesela. Habipse mavi gözlerini ufka dikecektir.
Hatice yoldaş kuşku duymadı yoldaşlarının onurlu görevleri omuzlayacaklarından ve yoldaş, kuşkun olmasın! Kuşkun olmasın ki, senden, sizden devraldığımız bayrağa asla leke sürülmeyecek!