04.12.2008
18.07.2008 18:46

Sivrisinekler ve bataklık - Atılım

 

İddianameyi açıklayan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ifadesiyle, Ergenekon, “bir terör örgütü”yse ve fakat “klasik anlamda bölücü ve ideolojik değil”se, karşımızdaki nasıl bir terör örgütüdür?

Ergenekon, kontrgerilladır. Karşımızdaki devlettir.

Burjuva devlet, daima sınıflar üstü ve ideolojiler dışı olduğunu öne sürmüş, tepeden tırnağa şiddet aygıtlarıyla donanmış terörist bir mekanizma olduğunu hiçbir zaman kabul etmemiştir. Bu yüzden de onların sözcüleri, italya'da Gladio, Yunanistan'da B-8, Belçika'da SDRA-8, Türkiye'de kontrgerilla adıyla bilinen örgütlenmeleri, rejimin dışında ve devlete rağmen örgütlenmiş mihraklar olarak lanse ederler.

Oysa kontrgerilla örgütlenmeleri, burjuva devletlerin NATO konsepti çerçevesinde bizzat teşkilatlandırarak halk hareketlerine karşı kullandıkları kurumsal yapılardır ve devletin organik parçalarıdır. Bunların restorasyonu da, dağıtılmaları da, yeniden yapılandırılmaları da en esaslı devlet politikasıdır ve bu politikanın sonraki aşamaları da, tıpkı kuruluş aşamasındaki gibi, uluslararası konsept gerektirir.

Şimdi, emperyalist merkezlerde ve faşist rejimin tepelerinde Türk burjuva devletinin derinlikleri yeniden yapılandırılıyor, yeraltındaki ve yerüstündeki kirli ilişkilerin bir bölümü görünür kılınıyor. Gerçek bir iç iktidar savaşı yürütülürken, böylece devletin kendini onarması da bilhassa gözetiliyor. Yapısal rejim krizine ve güncel politik krize rağmen, kontrolün tamamen elden kaçmaması için büyük gayret sarf edildiği de görülüyor.

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nden örtülü ödenek hesaplarına, bin gizli operasyondan dış politikanın kırmızı çizgilerine dek sistemin ve rejimin bütün temel 'sır'larına vakıf olan "derin devlet Ergenekon"un kendisi dağıtılmıyor, fakat statükolarına dokunuluyor; kendisi yargılanmıyor, ama 'eskiyen'i temsil eden unsurları kısmen tasfiye ediliyor.

Ergenekon "ıktidar"sa, iktidarın el değiştirdiği, faşist rejim ve kapitalist sistem içinde kuvvet ilişkilerinin yeniden düzenlendiği sancılı bir geçiş dönemi yaşıyor, Türk egemen sınıfları. Bu geçişi koşullayan uluslararası bir sistem, sosyo-ekonomik bir zemin, politik bir konjonktür kuşkusuz var ve bu olgu, kendi başına ayrıca incelenmelidir.

Peki söz konusu geçiş, gerçekten de AKP ve burjuva liberal cephenin ileri sürdüğü gibi, "demokrasiye doğru" mudur?

Hayır. Söz konusu geçiş; medyada, sermayede, orduda, parlamentoda, yargıda, eğitimde, devletin hemen bütün ana artelle-rinde çok somut görülen hesaplaşma ve yarılma tablosundan da anlaşılacağı gibi; esasen, iktidar aygıtlarının ve nimetlerinin emperyalist küreselleşme sürecinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılanmasında, el değiştirmesinde cisimleşiyor. Bunun "ulusalcı" nasyonalist kesimlerin kısmi tasfiyesi ve küreselleşmeci-entegrasyoncu kulvarın genişletilmesiyle el ele giden ve fakat henüz tamamlanmamış, yön değişikliklerine açık bir süreç olduğu da biliniyor. Sürecin finalinde görülecek rejimin, mevcut faşist rejimden ne tür farklılıklar taşıyacağını şimdiden tartışmak anlamlı olmayacağına ve keza AKP'nin Kürt sorunu gibi temel konulardaki yönelimlerinin geleneksel statükoyla buluştuğuna göre, burjuva liberaller ile AKP yandaşlarının "demokrasi geliyor" söylemi, "boş konuşmak"tan başka bir şey ifade etmiyor.

Üstelik Ergenekon iddianamesinde adı geçen 86 kişinin önemli bir niceliği, Kürdistan'da "görev yapan" devlet kadrolarından oluştuğu halde, bunlara isnat edilen ithamlar arasında bir tane bile kirli savaş suçu bulunmamasının anlamı nedir? Kirli savaş baronlarının yargılanmadığı, savaş suçlularının cezalandırılmadığı, Kürt halkının acılarının hesabının verilmediği bir demokrasi, Türkiye bakımından mümkün mü?

Aynı cephe, Gazi katliamının iddianamede yer almasını da "demokrasiye geçiş" beklenti-_ si bakımından anlamlı sayıyor. Öyleyse; bu iddianamede Susurluk'ta asfalta saçılmış ve Şemdinli'de suçüstü yapılmış ilişkilerden hiç birinin yer bulmaması ne anlama geliyor? Ga-zi'yi görür gibi yapıp da Susurluk ve Şemdinli'yi atlayan bir Ergenekon soruşturması, size inandırıcı geliyor mu?

Madem, Danıştay baskını gibi sözde yargı kararıyla sonuçlanmış davalara bu iddianamede yer verilebiliyor; madem ayrı bir dosyası bulunduğu halde, yeni bağlantılar çerçevesinde Gazi Davası tekrar gündeme gelebiliyor; o halde benzer durumdaki Maraş katliamı, Musa Anter'in katledilmesi, Hasan Ocak'ın kaçırılıp kaybedilmesi gibi kontrgerilla suçlarının neden yer almadığını sormalıyız.

MİT'in "vardır", Genelkurmay Başkanlı-ğı'nın "vardır ve bizim dışımızda bir yapıdır", Emniyet Genel Müdürlüğü'nün "vardır ve terör örgütüdür" diyerek kurumsal bir konsensüsle çok net tanımladıkları Ergenekon'un, temel bir devlet örgütü olduğu tartışma dışıdır. Susurluk, Şemdinli, Yüksekova, Atabeyler, Sauna gibi onlarca irili ufaklı çete, mafya ve kontrgerilla oluşumlarının şemsiyesi Ergenekon'dur. Nitekim, devletin savcısı "en az 20 ayrı departmanı" bulunduğunu açıklayarak Ergenekon'un bir çeşit kontrgerilla konfederasyonu özelliği taşıdığını da belirtmiş oluyor. Dolayısıyla, 1 Mayıs 1977 Taksim katliamından tutun da Özgür Ülke'nin bombalanmasına, Bülent Ecevit ve Turgut Özal'a düzenlenmiş suikastlardan tutun da, Çetin Emeç ve Abdi İpekçi gibi gazetecilerin öldürülmelerine kadar henüz failleri ortaya çıkartılmamış kirli 'iş'lerin devletin temel kontrgerilla örgütü Ergenekon'dan bağımsız olduğu düşünülemez.

Bunların hiç birinin iddianamede yer almamış olmasını kim, nasıl izah edebilir? Darbe Günlükleri'nin askeri mahkemece mi ele alınacağı, bazı suçlamaların ek iddianamede mi değerlendirileceği, bir iki hafta içinde ortaya çıkacaktır. Ancak, Hrant Dink, Rahip Santo-ro, Zirve Kitabevi gibi katliamların iddianamede yer almaması da dikkat çekicidir. Devlet, Ergenekon soruşturması sürecini, suçlarının önemli bölümünü örtmenin payandası yapıyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Enginin açıkladığı ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunulan Ergenekon iddianamesinin, siyasi hesaplara ve dengelere dayalı, milimetrik kontrol gözetilerek hazırlanmış, belirli suçlar ve suçlularla sınırlandırılmış bir metin olduğu şimdiden bellidir. Çünkü bu iddianamenin karakteristik özelliği; Kürt halkına karşı işlenmiş suçların, gayrimüslimlere yönelik cinayetlerin, askeri faşist cunta icra ve teşebbüslerinin, 'bin gizli operas-yon'un, kitle katliamlarının, devrimcilere dönük ev ve sokak infazlarının, beyaz terör olarak da bilinen politik kayıp saldırısının yer almamış olmasıdır.

Bu nedenledir ki, 'politik özgürlük' ve 'adalet' talebi, devrimciler ve komünistler tarafından şimdi çok daha günceldir, yakıcıdır, öne çıkartılmalıdır. Süreç boyunca devrimci demokratik kesimde yaşanan 'seyircilik' konumunu anlamak veya anlayışla karşılamak mümkün değildir. Devrimciler ve komünistler, faşist darbelerin faillerinin yargılanması, askeri cuntanın bütün kurum ve uygulamalarının sona ermesi, kirli savaş baronlarının hesap vermesi yönünde, kitle ajitasyonu ve eylemini yükseltebilirler. İddianamede adı geçen veya geçmeyen önemli davaların tekrar açılması ve suçluların yargılanması için kitle inisiyatifi ve baskısı örgütleyebilirler. Faşist rejimin çürümüş hukuk sistemine karşı sokak mahkemeleri vb. araçlar örgütleyerek halkın adalet talebini ve arayışını öne çıkartabilirler. Suç du-yurularıyla, meşaleli yürüyüşlerle, basın açıklamalarıyla ve daha bir çok eylem biçimiyle sürece etkin tarzda müdahale edebilirler.

Ergenekon'a karşı yapılacak eylemlerin AKP'ye yedeklenmek anlamına geleceğini düşünmek, en kabul edilemez pasifizm gerekçesidir. Türkiye devrimci hareketinin an-tifaşist mücadele geleneği, birikimi, ustalığı vardır; süreç, bu donanımın üst düzeyde devreye sokulmasını gerektiriyor. AKP'ye ye-deklenme endişesi, yersiz olmanın ötesinde, anlamsızdır. Devletin zemini, bataklıktır; AKP ve burjuva liberal cephenin tek tek sinekleri hedef almasındaki çarpıklığı, emekçi milyonlara kim anlatacak? Sorunun sistemde, düzende ve rejimin tabiatında yapısallaşmış olduğunu, kitleler kimden öğrenecek? Kontrgerilla cinayetleriyle, devlet terörüyle, faşist uygulamalarla AKP ve burjuva liberal cephe mi savaşacakmış? Şener Eruygur, Hurşit Tolon gibi "sinekler"! bataklıktan uzaklaştırmakla bataklık kurutulmuş mu oluyor? Engerek(on) yılanlarıyla AKP ve şürekası mı hesaplaşacakmış? Tek tek çete oluşumlarını, mafya gruplarını Holyvvoodvari baskınlarla 'derdest' etmekle mafya ve çeteler "çökertiliyorsa"; AKP ve diğer hükümetler, bugüne dek kaç Yüksekova, kaç Atabeyler vs. çetesi "çökertmişti?" Devletin pisliklerini, 2 bin 455 sayfalık, kk\ klasörlük iddianamelerle temizlemek mümkün mü?

22 Temmuz seçimlerine doğru Ergene-koncu kesimin başvurduğu miting silahına bu defa AKP ve burjuva liberal cephenin başvurduğu, politik İslam kesimi ile burjuva liberaller arasında bir eylem birliği olduğu görülüyor. Öte yandan, kendini 'Sol'da ifade eden bazı örgütlenmeler de nasyonalist bir söylem ve eylem eksenine doğru kayarak Ergenekon zihniyetine yedekleniyor. 22 Temmuz seçim sürecinde "üçüncü cephe" arayışlarına girmiş antifaşist,#antişovenist, antisömürgeci kuvvetlerin gerçek bir politik odak olarak ezilenlerin karşısına çıkma görevleri vardır. Susurluk döneminde, kontrgerillayı ordunun dışında gösterme ve hatta Genelkurmay'ı kontrgerilla karşıtı gibi yansıtma oyunlarına rağmen, o dönemde nasıl enerjik bir kitle çalışması yürütüldüyse; bugün çok daha etkilisi ve başarılısı yapılabilir. Susurluk ve Ergenekon, bir fotoğrafın iki ayrı parçasıdır. Biri devletin karakollarındaki, diğeri kışlalarındaki kontrgerilla gerçeğini gösteriyor. Fotoğrafları yan yana getirdiğiniz zaman, kurutmanız gereken bataklığın en iri iki parselini görmüş oluyorsunuz. Susurluk sürecinin baş aktörü Mehmet Ağar'm fail-i meçhul bir cinayet için "bir tuğla çekilirse duvar üstümüze yıkılır" dediği yapı ile Ergenekon sürecinin önde gelen aktörlerinden Osman Paksüt'ün "sistem çöker, biz de altında kalırız" dediği mekanizma aynıdır; devlettir, bu bataklıktır.

(Atılım, Sayı: 2008/30, 19 Temmuz 2008)


YAZICIYA GONDER


December
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31 1 2 3 4