23.07.2008 22:22
ABD krizi ve eylül alarmı
ABD’de başlayan ve tüm ülkelere belirli derecelerde yansıyan finansal krizin üstünden bir yıl geçti
ABD’de başlayan ve tüm ülkelere belirli derecelerde yansıyan finansal krizin üstünden tam bir yıl geçti. Krizin boyutları ve yaygınlığı, “bitti bitecek, “V yapıp çıkacak”, “belki de U yapıp çıkışa geçecek” diyen iyimser öngörüleri yerle bir etti. Şimdilik 400 milyar dolarlık bir zararı sineye çeken ABD ve Avrupa’daki finans kuruluşlarının toplam zararının gerçekte nereyi bulacağı belli değil.
Krizin Türkiye üzerindeki etkilerini, AKP iktidarı, kapatma davası ile ilişkilendirerek rakiplerine fatura etme peşinde. Bakan Mehmet Şimşek, faturayı 100 milyar dolar olarak hesapladı ve kapatmaya bağladı ama pek inandıramadıysa da anlaşıldı ki Ergenekon ile birlikte AKP ya da devamı partinin ilk seçimde vatandaşa dönük söylemini şöyle bir şey oluşturacak: “Biz ekonomide iyi şeyler yapıyorduk, kapatma davasıyla her şeyi berbat ettiler!.. Biz Ergenekon ile Temiz Eller Operasyonu başlattık, demokratikleştiriyorduk, geldiler bozdular!)..”
Kurtarma operasyonu
Bir yılını dolduran ABD kaynaklı finans krizinin, birçok para ve maliye politikasına, tüketiciye verilen 150 milyar dolarlık kaynak enjeksiyonuna rağmen geçiştirilemediği ve dibi henüz görmediği, en iyimser yorumcularca bile nihayet teslim ediliyor. Krizin finansal bir kriz olarak kalmayacağı, reel sektöre yansıyacağı, hem tek tek ülkelerde hem de dünyanın tümünde dengeleri değiştireceğini söyleyenler haklı çıkmaya başladılar.
Global krizin reel sektör üzerindeki etkileri daha yeni hissediliyor. Krizin ilk döneminde göreceli olarak az etkilenen dünya hisse senedi borsalarında dikkat çekici düşüşler yaşanmaya başlandı. Ani çöküşü, çeşitli manevralarla geciktirilen hisse senedi borsalarında zirveye göre yüzde 20 düşüşle tanımlanan “ayı piyasası”na girilmiş oldu. Şimdi ayı piyasasının ne kadar süreceği ve ne kadar derinleşeceği konusunda tahminler yapılıyor.
Her büyük krizde olduğu gibi krizin toplumsal sisteme etkisini azaltıp yeniden üretim şartlarına geri dönüşü sağlamada görev devlete düşüyor. Şimdi her ülkede devlete “kurtarma” görevleri veriliyor. İlk örneği İngiltere, bir büyük bankasını kamu kontrolüne alarak yapmıştı zaten. Şimdi, ABD’de konut sektörünün iki temel direğini oluşturan ve 12 trilyon dolarlık mortgage finansmanı piyasasının yaklaşık yarısını kontrol eden Freddie Mac ile Fannie Mae’nin ne olacağı gündemde.
Bu şirketler konut kredilerinin toptancılığını yapıyorlar. Ticari bankaların verdikleri belli özellikler taşıyan konut kredilerini satın alıyorlar. Belli bir sermayeleri var. Amerikan Hazinesi garantisinde borçlanabiliyorlar. Dolayısıyla, çıkardıkları bonolar en üst düzeyde (AAA) itibarı olan borçlanma senetleri.
Konut kredilerinde yaşanan krizle beraber bu şirketler de zor duruma düştü. Batıkları arttı. Sermayelerinin önemli bir bölümünü kaybettiler. Devlet birkaç kez sermaye artırım kararı aldı. Her dedikodu çıktığında, devlet bir şeyler yaparak piyasada yaşanan kaygıları gidermeye çalıştı.
Merak edilen bir başka konu, bu şirketlerin borçlanmalarında kredi değerliliğinin AAA’nın altına düşüp düşemeyeceği idi. AAA’nın altına düşmesi Amerikan devletinin kendi parası cinsinden kredi değerliliğinin düşmesi anlamına gelir. Bu şirketlerin kredi değerliliğinin düşmesi, Amerikan Hazinesi’nin kredi değerliliğinin düşmesi anlamına gelir. Dünya kendini bir ödemeler krizinin tam ortasında bulur.
Bu iki kamusal dev kuruluşun hisselerine yoğun satış gelmesi, ABD’deki krizi yeni bir boyuta taşıdı. FED ek sermayeye ihtiyaçları olması durumunda iki şirkete kredi desteğinde bulunabilecek. Hazine de gerekli olması durumunda tarihte ilk kez bu iki şirketten hisse satın alabilecek.
Fannie’nin mevcut portföyünde yaklaşık 43 milyar dolar, Freddie’nin ise 29 milyar dolar olmak üzere toplam 72 milyar dolar zarara uğramalarının beklendiğini belirten Merrill Lynch, iki şirketin gelecek birkaç yıl boyunca artan zararlar yazacağı tahmininde bulundu.
Her devlet müdahalesi için harcanacak kaynak, halkın vergileriyle olacak ya da Hazine’nin borçlanmasıyla gerçekleşecek. Ama bunu da sonrasında vergi mükellefleri ödeyecek.
Aynı devlet eliyle doğrudan ya da dolaylı kurtarma operasyonlarını Avrupa da yaşayacak; bu kaçınılmaz. Bunlar, büyük balıkların küçükleri yutması, gönüllü ya da zoraki şirket birleşmeleri eşliğinde yaşanacak. Varlıklar, firmalar el değiştirecek, yeni bir mülkiyet yapısı ile birlikte güç yeniden paylaşılacak ve daha az sayıda kişi ve kuruluşun elinde birikecek. Her krizde olduğu gibi...
ABD yönetiminin banka sisteminde yaygın bir çöküşe meydan vermemek ve ekonominin resesyona girmesini önlemek amacıyla agresif bir faiz düşürme politikası izlemesi ve tüketicinin cebine 150 milyar dolar koyarak tüketimi desteklemesi, ABD ekonomisinin resesyonunu sadece geciktirdi ama önleyemedi. Ancak, bu devasa pansumanın faturası dolara çıktı. ABD’ye dış kaynak girişi sayesinde çöküşü önlenen doların faiz desteği zayıflayınca değer kaybı da hızlandı. Değer kaybı, ABD ihracatına ivme kazandırsa da dünya emtia fiyatlarını zıplattı. Özellikle de petrolün fiyatını...
Doların değer kaybı karşısında alım güçlerini kontrol etmek isteyenler, petrolün ürün fiyatını dolar olarak artırmaktan geri kalmadılar. Buna petrol üreticisi ülkelerin, global petrol şirketlerinin ve spekülasyoncu finans piyasalarının fırsat kollamaları eşlik edince, petrolün çılgınca tırmanışı başladı. Kısa sürede varil fiyatı 150 dolara tırmanan ve 200 doları bulacağı öngörülen ham petrolün, dengeleri iyice altüst edeceği açık.
Türkiye’nin gözü Avrupa’da
Ham petrol fiyatlarındaki artışlar Türkiye gibi ülkelerin döviz açıklarına tüy dikmeye devam ederken, petrolle birlikte bazı temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki artışlar, başta ABD olmak üzere Batı’nın varlıklı ülkelerinde enflasyonu artıran ve alım gücünü düşüren bir etki yapmaya başladı.
ABD’deki yavaşlamanın AB’ye yayılma belirtilerinin ortaya çıktığı noktada gündeme gelen enflasyon tehdidi, Batı’nın merkez bankalarını büyük bir yol ayrımına getirdi. Ekonomiyi canlandırmak ve yaralı mali sistemi ayakta tutmak için faizleri düşük tutmak mı? Enflasyonist baskıları frenlemek için büyümeden vazgeçip faizleri artırmak mı?..
Faiz artırımlarının gündeme gelmesi, başta ABD borsaları olmak üzere belli başlı borsalarda düşüşleri getirdi; zirveye göre yüzde 20 düşüşle tanımlanan “ayı piyasası”na da işte böyle girilmiş oldu.
Eylül alarmı!
Döviz açığı ya da cari açık, Türkiye kapitalizminin daha çok yumuşak karnını oluşturuyor. Petrol ve doğal gaz fiyatlarının artışı ile daha da büyüyen dış ticaret açığını, turizm gibi diğer döviz kazandıran faaliyetler daraltamıyor ve cari açık yıllık bazda 50 milyar dolara tırmanırken, açığı finanse etmede yabancı sermaye girişi yetersiz kalıyor. Dış kredi ile denge tutturulmaya çalışılıyor.
Eylüle doğru ABD kaynaklı krizin etkileri her ülkede daha çok hissedilmeye başlarken, AB pazarında ihracat taleplerinin azalması ile Türkiye kıyılarına çarpan dalgaların daha çok büyüyeceğini söylemek mümkün. Büyüyen cari açığın finansmanında dış borçlanmaya ihtiyaç artarken, bu baskının uygulanan yüksek reel faizlere rağmen döviz kuru üstüne ağır bir baskı yapması ve kuru yukarı doğru tırmandırması çok mümkün. Ve esas gürültünün bu noktada kopacağını, böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi durumunda dış borç yükü büyük olan firmalardan başlayan zincirleme bir sıkıntının tüm finans sistemine ve ekonomiye hakim olması ihtimali çok yüksek. Bunun önlemi olarak, IMF ile yeni bir stand-by anlaşmasına gidilmesinin ötesinde çözüm de üretilemiyor. “Basra harap olduktan sonra”, bunun bir işe yarayıp yaramayacağı tartışması bir yana, yarasa da toplumu yeni bir kırk katır-kırk satır giyotinine sıkıştıracağı açık.
Eylül ile birlikte daralacak çember karşısında, çalışan ve çalışamayanları temsil eden emek platformundaki örgütlerin, hiçbir cephe oluşumu ve program geliştirmeden kurbanlık koyun gibi gelişmeler karşısında seyirci durmaları ise hayıflanılacak başka bir görüntüdür. Bu kitle örgütü yöneticilerinin böyle bir tarihi sorumluluk karşısındaki eylemsizliklerinin vebali de herhalde ağır olacaktır.
Evrensel / 23.07.08