22.11.2008
10.08.2008 12:21

Tahkimat, saldırı ve barikat – İşçi-Köylü

 

Hâkim sınıf klikleri arasındaki çatışmalı süreçte yeni bir aşamaya giril­diği, Ergenekon iddianamesinin açık­lanma ve kabulünün ardından, Anaya­sa Mahkemesi kararıyla kesinleşmiş bulunuyor. Bu aşamanın, temel gün­dem/sorunlar etrafında birlik, kendi kapışmalarında "düşük yoğunluklu" ve daha uygun araç ve yöntemlerle mücadele olacağı da zımni olarak belirlenmiş durumdadır. Bir önceki yazımızda, "iç hesaplaşmadan halkla hesaplaşmaya doğru" derken dikkat çekmeye çalıştığımız husus, sürecin bu aşamaya doğru gidişiydi.

ABD'nin Türkiye eski Büyükelçisi, şimdinin stratejik merkezler danışma­nı/ajanı Mark Parris'in yaklaşık 3 hafta önceki Türkiye ziyaretinin ardından yaptığı tahminlerin "şaşırtıcı" biçim­de doğru çıkması (oylamanın 6-5 so­nuçlanacağı, AKP'nin kapatılmayacağı, kararın Ağustos başına kadar açıkla­nacağı), komplo teorisyenlerinin ilgi alanına girecek bir durum olsa gerek­tir! Bu durumda, olayın "politik" bo­yutu ama özellikle de işleyişine dair yılların tecrübesine kulak vermek ge­rekecektir: "Kapatma görüşünü ta­şıyanları doğrulayan ama biraz da­ha ılımlı olunmasını isteyen, kamu­oyundaki tepkileri de dindirmeye yönelik bir karar. Bu karar bir orta yoldur; siyasi uzlaşmadır. Ben bir üyenin kararının sonradan değişti­rildiğini ve 7 çoğunluğunun 6'ya in­dirilerek kapatmanın çıkmadığını düşünüyorum." (Yekta Güngör Öz­den, Anayasa Mahkemesi eski Başka­nı, 30.07.08)

Anayasa Mahkemesi'nin kararı, özellikle son haftalardaki gelişmeler dikkatle takip edilmişse, sürpriz ola­rak değerlendirilmemelidir. Belli bir uzlaşmanın sağlandığı ve tarafların sü­reci en az hasarla atlatması için pa­zarlıkların yapılmakta olduğu açığa çıkmış bulunuyordu. ABD ve AB'li emperyalistlerin ısrarı artmış, bunlara ait medyada yazılanlar, AKP'ye şartlı destek içeren bir havaya dönüşmüş, dizginlemenin kapatma değil farklı yollarla cezalandırmadan geçtiği ifade edilmeye başlanmıştı. Propaganda merkezleri, "kapatmama"ya gerek­çe olarak istikrardan öte şiddet yan­lısı İslami ülkede ve bölgede büyüt-memeyi öncelemişlerdir. Nihayet ül­ke sathında da kesin kanaatçilerin oranı hızla değişmeye, AKP'ye bloke ederek şans tanıma eğiliminde olanla­rın sayısında artış görülmeye başla­mıştı.

Sürecin henüz başlarında kendi içinde savunma yapıp yapmamayı da­hi tartışacak kadar. umutsuz olan AKP; ABD ve AB'li emperyalistlerin açık-dolaylı desteklerine ve Ergene­kon hamlesine karşın bütünüyle rahatlayamamış olmalı ki, orgeneral (Eruygur ve Tolon) kozlarını (ilk id­dianameye koymayıp, darbe senaryo­larına bulaştırmayarak) elde tutmayı tercih etmişti. AKP süreci yönetir­ken, rahat ve kendinden emin bir gö­rüntü vermeye çalışsa da durumunun ne kadar kritik olduğu oylama sonu­cuyla da kanıtlandı. Nitekim, kararın açıklanması sonrasında başta Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm parti ileri gelenlerinin verdiği "zafer" tepkisi, bu ruh halinin bir diğer ispatı olarak okunabiliyordu.

AKP ile ilgili karar her ne kadar mevcut hükümetin devamı, AKP-TSK işbirliğinin sürmesi, ABD ve AB'li em­peryalistlerin isteği yönünde "istik­rarlı" bir sürece onay anlamı taşı­yorsa da, diğer yandan merkezi dev­let yapılanmasında belirli bir gücü elinde bulunduran Kemalist klik açı­sından da ciddi bir güç ve ağırlığın tescili anlamına gelmektedir. AKP'y sınırlı ve kontrollü biçimde hareke etmeye zorlayan, bunu mevcut yasalar uyarınca belli bir yaptırım ve il tarla, üstelik ezici bir çoğunlukla karar altına alan bu sonuç, tek yanlı b çimde "AKP'nin zaferi" olarak oku namaz/okunmamalıdır.

AKP, emperyalistlerin tam (ama hiç kuşkusuz şartlı) desteği ile yol almanın ve TSK ile işbirliğini sürdür menin avantajlarına sahiptir. Ama hepsi o kadar. Oysa dünyanın büyü metropollerinden akan ve ülke eko­nomisini feci biçimde kuşatan (içerde giderek bozulan durum da cabası) ekonomik krizle başa çıkmak du­rumundadır. Kapatılmama kararının hemen ardından doğalgaza ortalama yüzde 18'lik (son 7 ayda yüzde 35) zam yapılmıştır. Bunun için ilk etapta başlattığı zam yağmurları özellikle Eylül ayında daha derin sosyal çal­kantılara yol açacaktır. Yerel seçim­ler için takvim işlemeye başlamıştır. Seçim ekonomisi ile krize ilişkin ted­birlerin birlikte kotarılması büyük bir açmaz yaratacaktır. Toplu sözleş­meler peşi sıra gelmektedir. Bir bölü­münde şimdiden tıkanma ve krizler baş göstermiştir. Sendikal alana eski­si gibi hükmetme şansları olamaya­caktır. Ulusal soruna ilişkin giderek ağırlaşan gündemle başa çıkabilmek bir yana, yine yerel seçimlere yönelik faaliyetin bölgeye yönelik bir dizi he­sabı gerektirmesi durumu iyice için­den çıkılmaz bir hale getirmiştir...

Klik çatışmasının cisimlendiği da­valardan Anayasa Mahkemesi'ndeki, iddiaya uygun/doğrulayan biçimde ve ezici çoğunlukla AKP'yi "sınırla­yan", "damgalayan" tarzda so­nuçlanmış ne var ki diğeri yeni başla­yan ve uzun süreye yayılacak bir po­zisyonda, deyim yerindeyse AKP'nin kucağında kalmıştır. Ergenekon dosyası, resmen açıklanan (ve kabul edilen) iddianamesiyle daha açık bi­çimde görüldüğü üzere, TC tarihinin hukuk tekniği ve sistematiği açısından belki de gelmiş geçmiş en pespaye davası konumundadır.

Bunun temel sebebi, sadece halka karşı işlenen hemen hiçbir suçun id­dianameye konu edilip edilmemesi değildir. Ama bunun ötesinde, zaman ve mekan tanımaksızın, birbiriyle ilgili-ilgisiz bir yığın kişi ve olayın, binler­ce hukuka aykırı delil ve spekülasyo­na da dayanılarak, çok çeşitli senar­yolar altında birbirine katılarak ve ka­rıştırılarak, tam bir hengame ve keş­mekeş içerisinde, ortak bir dava ve örgüt düzleminde sunulmasıdır. Öyle ki başsavcı iddianameyi basına duyur­duğu sırada "buradaki terör örgütü bildiğimiz terör örgütü tanımları­na uymuyor" türünden akıllara seza bir "hukuk" (suçta ve cezada kanuni­lik ilkesi, TCK md.2) dışı açıklama yapmakta sakınca görmemiştir. Dola­yısıyla yapılan işi, bir grup savcının acemiliği olarak düşünmek/yorumla­mak safdilliktir.

Bu kaos ve karmaşa içerisinde, her türlü suçun işlendiği ve işlenebi­leceği bu bataklıkta, her türlü işbir­liğinin gerçekleşebileceği görüntüsü altında, devrimci ve yurtsever örgüt­lere de yer verme gayreti, durumun anlaşılması için bizlere birinci ipucu­nu vermektedir. Bir diğer ipucu, dev­lete ait bütün örgüt ve kurumlar bo­ğazına kadar her şeyleriyle bu rezillik­lerin içerisindeyken, bu durum geç­mişten beri kendi rapor ve belgeleri ile dahi sabitken, iddianamede iti­nayla bunun aksinin söylenmiş olma­sıdır ("bu çete organizasyonunun ordu ve MİT içine sızmayı başara­madığı"). Ve tabi bir diğer önemli husus; halka, devrimcilere, yurtsever­lere, komünistlere, ilerici ve demok­ratlara karşı işlenen binlerce suça iliş­kin hiç ama hiçbir izin bu milyonlar­ca sayfalık klasörlerde bulunmaması­dır. Gazi katliamı gibi kimi saldırı ve provokasyonlara ilişkin istisnai ör­nekler ise ellerindeki ajan ve itirafçı­larını değerlendirmek suretiyle olay­ları saptırmak, kafaları bulandırmak ve devrimcilere karşı aşağılık senar­yolar için anılmak istenmiştir.

Faşist diktatörlüğün her zaman için esas hedefinin sınıf mücadelesi doğrultusunda tahkimat olduğu doğru biçimde kavranmalıdır. Ger­çek düşmanlarının, komünistler, dev­rimci ve yurtsever güçler, kendilerine karşı savaşanlar, direnenler olduğu unutulmamalıdır. Her fırsat ve vesi­leyle bu yönde tezgah kurmaya, pro­paganda yürütmeye çalışacakları, çe­şitli senaryolar yazacakları ve provo­kasyonlar örgütleyecekleri iyi bilin­melidir. Bu yeminli halk düşmanları, sınıflarını iyi temsil etmektedir. Bir­birleriyle kapışırken bile asıl düşman­larının kim olduğunu asla unutmazlar! Maddi gerçekleri gizlemek, olguları karartmak ve saptırmak için ellerin­den geleni yaparlar. Faşizmin yargı sistemi bu felsefe üzerine kurulu­dur, bu gerçek akıllardan çıkarılma­malıdır!

Ergenekon dosyasında "yargıla­nacak" olan kimi kontr-gerilla eski­si, mafya bozuntusu, kızıl-elmacı, Ke­malist kliğin akıl hocası ve bilumum halk düşmanı, faşistler tayfası, tıpkı Susurluk davasında olduğu gibi "bera­at" ve göstermelik "cezalar" ile akla­nacaktır. Bu dava, AKP'nin üzerine kalmıştır ve uzun süreye yayılarak "zaman ilacı" ile çözülecektir. Ya­pılması gereken, daha önce de sözü­nü ettiğimiz gibi, davanın açılış (ope­rasyonun yürütülüş) amacını, kurgu­sunu, ülkemizdeki kontr-gerilla ger­çeğini teşhir etmek ancak halkın asıl gündemine yoğunlaşmak olma­lıdır. Mevcut dava üzerinden beklenti doğuracak herhangi bir duruş sergi­lenmesine izin verilmemelidir. Susur­luk sürecinde yürütülen kampanya ile koşullar farklıdır, iddianame açıklan­mış, AKP-TSK'nın davaya nasıl bir yön vereceği belli olmuştur. Yürütü­lecek olan propaganda-teşhir faaliye­tinde bu çerçeve korunmalıdır.

Bir kısım "sosyalist" etiketli libe­ral-reformist parti, grup ve çevrenin darbeciliğe karşı olma, "tarafsızlı­ğa" tavır adına, "AKP'ye de karşıyız" şerhiyle, mevcut davayı zorlama tak­tiği, ince bir işbirlikçilik hesabı içermiyorsa eğer, büyük bir aymazlıktır. Bunların kitleleri yanlış yönlendirme­sine karşı sıkı biçimde mücadele yü­rütülmelidir. Murat Belge'den Ömer Laçiner'e, Baskın Oran'dan Ahmet Altan'a onlarca sosyalist eskisinin devrimci, ilerici, komünistlere de sü­rekli biçimde sataşarak yön verdiği bu çevrelere inat, Ergenekon davası­nın karakutusu olarak ünlenen Tun­cay Güney isimli ajan-provokatör; ABD'ye çıkarılmasının ardından ha­hamlığa sığınıp kapağı attığı Kanada'dan son derece "yalın ve açık" biçimde konuşmaktadır: "Olan bi­tenler iki Mehmet'in kavgasıdır. Ergenekon'un tümü çözülürse Türkiye'de sistem çöker. Çünkü sistemin kendisi Ergenekon'dur. Yakında iki taraf anlaşacak ve sis­tem devam edecek. Şimdiden an­laşmaya başlamışlardır." (TV Net, 26.07.08)

Hakim sınıfların asıl dert ve sıkın­tısının nerede başladığı ve bittiği çok açık biçimde görülebilmektedir. AY Mahkemesi kararı üzerine çeşitli ba­kanların demeçleri ile kimi patron ör­gütlerinden gelen tepkiler, bu duru­mu ortaya koymaktadır. "Ekonomi­nin önünü açan bir karar", "artık işimize bakalım", "nefes almamı­za yol açtı" diyenler, bir yandan zam düğmesine yeniden basarken diğer yandan Güngören katliamı için tez­gahladıkları senaryoyu ilan etmek­te gecikmemişlerdir. Baskı ve saldırı­ların hangi yönde gelişip yoğunlaşa­cağı bellidir. Bu konuda hiç de şaşırtı­cı olmayan koalisyon, daha çatışmala­rının harareti soğumayan taraflar ara­sında kurulmuş, hatta rekabete dö­nüşmüş durumdadır. Bizim de aynı hız ve refleksle bu saldırı ve ma­nevraları yanıtlayacak bir örgüt­lenme içerisinde barikat oluş­turmamız gerekmektedir.

İşçi-Köylü / Sayı 2008-23 / 8-21 Ağustos 2008


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30