22.11.2008
13.08.2008 15:00

Düzen içi çatışmada devrimci politika - Yürüyüş

 

Oligarşi içi çatışmaların yaygınlaşması ve derinleşmesi, sistemin teşhirini ve devrimci mücadeleyi geliştirme açısından uygun ortamlardır.

Ama bu ortamlar aynı zamanda yedeklenmenin, kullanılmanın, alet olmanın ortamlarına da dönüşebilir... İktidar ufku ve iddiası olmayanlar için bu yakın bir ihtimaldir. Örneğin içinde AKP paralelindeki güçlerle birlikte çeşitli sol kesimlerin de yer aldığı “Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu”, AKP’ye yedeklenmenin, oligarşi içi çatışmada yanlış saf tutmanın günümüzdeki örneklerinden biri olmuştur.

Bu koalisyon içinde, Adalet Ağaoğlu’ndan Eren Keskin’e, Hakan Tahmaz’a... EHP’den DSİP’e, Barış Meclisi’nden ÖDP’lilere kadar uzanan bazı sol kesimler yer alıyor. Keza, DTP, SDP gibi “koalisyon”un eylemlerine katılan kesimler de var. Peki neyin koalisyonu bu? Bu koalisyon, en kısa tanımıyla, AKP’ye yedeklenmenin ve düzen içi politikanın koalisyonudur. Solun bu kesimleri, oligarşi içi çatışma ve demokrasi mücadelesi konusunda yanlış ve çarpık bakış açıları nedeniyle oligarşinin iç çatışmasında AKP’ye yedeklenmekten kurtulamamışlardır.

Bu kesimler, tam bir siyasi körlük içinde, demokrasi adına, demokrat tavır adına, AKP politikalarının yedeğine düşmüş, AKP’nin “sivil güçleri”nin ittifakı olarak, halka yanlış hedef gösterip, yanlış politika önermektedirler.

Aynı süreçte, sahte laikçilerin çizgisine yedeklenenler de var; AKP’ye karşı çıkma adına Genelkurmaya yedeklenen bu çizgi de en az birincisi kadar yanlıştır. Birinci kesim, teorik gıdasını “Tehlike AKP değil darbe" diyen teori yapan Troçkistler’den alırken, diğer kesim ise, “tehlike genelkurmay değil, AKP” çizgisiyle, kontrgerillaya karşı mücadeleyi es geçiyor, bütünlüklü bir tavır geliştiremiyor.

Troçkistler, tarihsel çizgilerine uygun olarak, halka kendi iktidarı hedefini göstermiyorlar. Tarihsel iktidarsızlık çizgilerine uygun olarak, başka güçlere yedeklenmenin politikasını yapıyorlar. Bu teorilerle hareket etmek, ülkemiz solunun teorik birikimine, siyasal tecrübesine saygısızlıktır.

Bu çizgiler sonuçta, solu düzen içi çatışmalara angaje ediyorlar. Sol kendi talep ve hedefleriyle mücadele etmeli...

Oligarşi içi çelişkilerin keskinleştiği ortamlarda, devrimci, ilerici güçler, bu çelişkileri değerlendirerek sistemin aslında nasıl bir çıkar çarkı üzerinde durduğunu, nasıl bir hukuksuzluk ve adaletsizlik içinde olduğunu gösterebilir, kitlelerin sorunlarının çözümü için düzenin şu veya bu gücüne yönelik beklentilerinin boşa olduğunu çok daha somut biçimde anlatabilirler.

Keza, egemen sınıflar arasındaki şiddetli çatışmalar, çoğunlukla düzenin belli ölçülerde zaafa düşmesi ve güç kaybetmesi anlamına da gelir. Örgütlü halk güçlerinin bunu değerlendirip değerlendiremeyeceğinden bağımsız olarak bu böyledir. Düzenin bu zaaflı durumunu değerlendirebilmek ise, birincisi, güç olmaya, ikincisi doğru bir politikayla sürece müdahale etmeye bağlıdır.

Düzen, iç çatışmanın kendisini belli ölçülerde zayıf düşürdüğünün bilincinde olarak, böylesi dönemlerde, iç çatışmayı değerlendirme ihtimali olan ilerici, sol güçlere karşı da dönemine göre ideolojik veya polisiye saldırılarını artırır. Nitekim bugün sola karşı yöneltilen psikolojik savaşın bir nedeni de budur.

Devrimci, demokratik güçler, elbette oligarşi içindeki çelişkileri değerlendireceklerdir. Ancak bu son derece hassas bir politik çizgiyi gerektirir. Başta işeret ettiğimiz gibi, bu hassasiyet gözetilmez, pragmatik tavırlar geliştirilirse, ideolojik çizgide tutarlı olunmazsa, kendinizi, bir anda değerlendirmek istediğiniz çelişki ve çatışmanın bir parçası durumunda bulabilirsiniz.

Sözünü ettiğimiz koalisyon içinde yeralan sol güçler, işte böyle bir konumdadırlar.

21 Haziran ve 3 Ağustos; Yedeklenmek veya alternatif olmak

21 Haziran’da İstanbul İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş vardı: “Darbeye Dur De” diye yürüyordu katılımcılar.

3 Ağustos’ta yine aynı güzergahta bir yürüyüş vardı: Bu kez yürüyenlerin önünde açılan pankartta “Bu pisliği devrim temizler” yazıyordu.

Kuşku yok ki, yürüyüşlerin ana sloganlarından anlaşılacağı üzere, birbirinden tamamen farklı muhtevadaki yürüyüşlerdir bunlar. Biri düzen içi, biri düzene karşıdır; biri düzen güçlerine yedeklenmeye denk düşerken, diğeri oligarşi içi çatışmaya karşı bir alternatif oluşturma anlayışını ifade eder. Fakat ilginç olan, bazı reformist kesimler, bu yürüyüşlerin her ikisinde de yeraldılar. Bu, sözünü ettiğimiz kesimlerdeki kafa ve politika karışıklığının da bir yansımasıdır. İşte burada, bu karışıklık üzerinde de durmuş olacağız.

AKP’nin iktidar koltuğuna yeni oturduğu süreçte, Aralık 2002’de şunu vurgulamıştık:

 “Önümüzdeki süreçte, AKP iktidarıyla genelkurmay ve sermayenin değişik kesimleri arasında çeşitli çelişkiler yaşanması da muhtemeldir. ... Egemen sınıflar arasındaki hemen her çatışmada olduğu gibi, taraflar, kitleleri, güncel deyimle ‘kamuoyunu’ kendi yanlarına çekebilmek için bu çıkar çatışmasını çeşitli ideolojik motiflerle gerekçelendirecekler, faşizm, ‘cumhuriyeti koruma kollama’, islamcılar ‘hak ve özgürlükler’ noktasında bir mevzi oluşturmaya çalışacaklardır. Bu noktada çelişki, laiklik-şeriat kavgası görünümünü alacaktır.”

Nitekim süreç bu temelde gelişmiş ve bugün de oligarşi içi çatışma esas olarak aynı noktalarda şekillenmektedir. Yukarıdaki sözlerin devamı olarak da, solun tavrına ilişkin de şu uyarıyı yapmıştık:

 “Ne MGK’nın ‘anti-şeriat’, ne de islamcıların ‘anti-laik’ politikalarına yedeklenilmesi sözkonusu olamaz. Biz oligarşiye, faşizme karşı haklar ve özgürlükler mücadelesini geliştirdiğimizde, tüm çelişkiler bizim mücadelemize tabi olacaktır. Bu nedenle bizim asıl yoğunlaşmamız ve hedeflememiz gereken budur.”

Reformizm, iktidar bakış açısına sahip olmadığı için, düzen içi çatışmanın bir yanına savruluyor. "Ne şeriat, Ne darbe", “Ne refahyol, ne hazırol”, “Ne postal ne takunya” vs. diyor ama bir tarafa yedeklenmekten de kurtulamıyor.

Susurluk sürecinde, oligarşi içi çatışmanın “laiklik” cephesine yedeklenmişlerdi. Reformizmin ufku dardı; sonraki seçimde oyunu artırmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Bu yüzden de ne sloganlarında, ne hareket tarzında devrimci bir çizgi yoktur. Bugün de aynı küçük hesaplar ve dar ufukla bakmalarının sonucudur ki, çatışmaya, gerici kesimlerle yanyana AKP safından katılmakta siyasi olarak bir yanlışlık görmemişlerdir.

Oportünizm de Susurluk sürecinin belli bir noktasına kadar politikasızdı. Susurluk’un halk hareketinin geliştirilebileceği bir zemin, kitlelerin eğitilip örgütlenmesinde bir kalkış noktası olabileceğini öngörmekten uzaktı. Gelişmeyi sıradan bir olay olarak gördüler uzun süre. Ve buna uygun olarak da sıradan protesto gösterilerinin, klasik sloganlarının ötesinde bir şey düşünmediler. Bugün Ergenekon meselesinde ise, tam tersine olarak, bazı gruplar, Ergenekon soruşturmasının hem amacını yeterince tahlil edemeyen, hem de “Artık yolun sonuna geldiler. Suçüstü yakalandılar. fiimdi yaktıkları köylerin, bombaladıkları gazetelerin, öldürdükleri aydınların hesabını verecekler” diyerek muhtevasını abartan bir yaklaşım içindedirler. (Bu yazımızda bu kesimlere sadece dikkat çekmekle yetinip, asıl olarak AKP’ye doğrudan yedeklenen reformizmin eleştirisiyle devam ediyoruz.)

MGK Solculuğu’nun yeni biçimi: AKP Demokratlığı

Susurluk sürecinde sol adına en önemli sapma olarak karşımıza ‘MGK solculuğu’ çıkmıştı; asıl eleştirimiz ona yönelikti. Bugün de ‘AKP demokratlığı’ çıktı karşımıza.

AKP demokratlığı, AB’ye uyum sürecini ilerletiyor diye AKP’yi destekleyen, uyum yasalarını görüp AKP’nin zulmünü, sömürüsünü görmezden gelen, AKP, Ergenekon soruşturması açtı diye, “AKP kontrgerillanın üzerine gidiyor” diyen ama aynı dönemde AKP’nin devrimcilere karşı uyguladığı infazdan keyfi tutuklamalara kadar uzanan faşist terörü görmezden gelen bir solculuk türüdür.

Bu kesimler, adeta bütün politikalarını AKP politikaları paralelinde oluşturuyorlar. Avrupa Birliği konusunda da aynı şeyi yaptılar, AKP’nin soldaki destekçisi oldular.

MGK solculuğuyla AKP demokratlığı birbirine uzak gibi görünse de, aynı olgunun değişik görünümleridir. Her ikisi de düzene yedeklenmenin biçimleridir.

Kitlelere ulaşma adına, güç toplama adına, oligarşinin şu veya bu kesimine yedeklenerek sol politika yapılamaz; bu şekilde yapılan politikanın solu güçlendiren sonuçları olmaz.

Oligarşi içi it dalaşında, demokrasi temelinde oligarşinin bir kesiminden güç almayı, ona yaslanıp kendini öne çıkarmayı düşünenler, güç alamayacakları gibi, oligarşinin bir kesimine güç vermiş olurlar. Bu, Susurluk sürecinde, 28 Şubat’ta böyle oldu, bugün de böyle oluyor. Oligarşi içi it dalaşı dün de vardı, yarın da olacak; bu noktada doğru bir politika, doğru ilkeler geliştiremeyenler, şu ya da bu kesime yedeklenmeye devam ederler.

Düzen içi bakış açısı, her çatışma sürecinde, yanlış saflara savurduğu gibi, somut taleplerin ve sloganların da yanlış olmasını beraberinde getirir. Mesela, Susurluk sürecinde olduğu gibi, demokratik anlamda dahi çok daha geniş kapsamlı ele alınması gereken talepler, “dokunulmazlıklar kaldırılsın” gibi lokal taleplere hapsedilir veya, günümüzde olduğu gibi, işbirlikçiliğin, faşizmin, kontgerillanın karşısına bütünlüklü olarak çıkılması gereken noktada, “darbeye dur de” gibi somut gerçekliğe denk düşmeyen sloganların ve gerici kesimlerin kuyruğuna takılınır.

Düzen içi bakış, dün TÜSİAD’ın demokratikleşme programını “yenilikçi, ilerici ve çözücü” buluyor, hatta Mesut Yılmaz gibi tescilli bir tekelci temsilcisinin hükümet kurmasına destek veriyordu. Bugün de AKP’nin programında, politikalarında “ilerici, demokratikleşmeyi geliştiren yanlar!” buluyor.

Ergenekon davasını, AKP’nin kapatılmamasını demokratikleşmeyle özdeşleştirebiliyor. Peki AKP gibi işbirlikçi ve faşist bir partide ilerici, demokratik yanları nasıl “buluyor” reformizm? Mesela niye o programlara, politikalara devrimciler baktığında bunları göremiyorlar da, reformistler görüyor? Çünkü onlar, böyle görmek istiyorlar. Düzen içi politikalarını meşrulaştıracak, en azından düzenin bazı kesimleriyle paralellik kurabilecekleri bir şeyler görmek istiyorlar. Bu düzen içi bakış öyle bir şeydir ki, hiçbir kesimde bir şey bulamasa, Genelkurmay’da dahi ilericilik görür.

Asıl tehlike darbedir; ilericilik önce darbeye karşı çıkmaktır... teorilerini yapanlar, AKP’nin AB ve Ergenekon politikalarını almış, sloganlaştırıp kendi politikalarına dönüştürmüşlerdir. Taktik adına, sistem içinde meşrulaşma ve sistem içinde kabul görme adına, bu burjuva politikacılığı meşru ve mazur görülemez.

AKP’ye veya sahte laikçilere yedeklenmiş bir politik hat, sol, ilerici bir politik hat olarak kabul edilemez. Böyle olmadığı bugüne kadar tekrar tekrar tanık olunan siyasal sonuçlardan da görülmektedir.

Bu sol, esas olarak geleceğe, devrime inancını kaybetmiş, siyasi iradesi büyük ölçüde yok olmuş, ideolojisi belirsizliklerle dolmuş bir soldur. Böyle bir politikayı “sol” kabul etmek, sol devrimci politikayla burjuva politikası, devrimci ideolojiyle burjuva ideolojisi arasındaki farkları belirsizleştirmektir.

Sol, kendi ideolojisi, iddiası ve talepleriyle var olabilir!

Ergenekon veya kontrgerilla ısrarla, Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu, Danıştay cinayeti gibi bir kaç olay etrafına hapsediliyor. Neden? Üstelik bunu yapanlar sadece AKP yalakaları da değil, bazı sol kesimlerde de var aynı yaklaşım.

Bu yaklaşımın Susurluk sürecindeki tezahürü, Ağarlar "Bin operasyon yaptık" diye ortada dolaşırken, sadece burjuva basın yayın kurumlarının değil, reformist sol kesimlerin, aydınların da Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Çetin Emeç cinayetlerinden ötesini ağızlarına pek almak istememesiydi. Özellikle silahlı mücadele yürüten sol güçlere karşı gerçekleştirilen infazlar, kayıplar, adeta meşru görülmektedir... Oysa sol, bu zeminde, Türkiye’nin kanlı tarihini koymalıdır ortaya cüretle. Bunun hesabını istemelidir. Elbette bunun için de düzenin tüm kesimlerini hedefe koyması gerekir; AKP’yi de, TÜSİAD’cıları da... Başka deyişle, düzenin tüm kesimleriyle çatışmayı göze alması gerekir.

Tersi, yani Ergenekon’un belli olaylarla ve belli “fail”lerle sınırlanmasını kabul etmek, oligarşinin “devleti koruma” manevralarına, burjuva politikacılığına "sol"dan destek vermektir. Ki bu politikalar, devrimci bakış açısından uzaklaşıldığında nasıl düzen içi politikalara savrulunduğunu göstermesi bakımından çarpıcı örneklerdir.

Oligarşi, yıllardır solu, düzenin icazeti dışına çıkmayan bir konuma çekmeye çalışıyor.

Solda düzen güçlerine yedeklenmenin ideolojik, maddi nedenleri bulunup yokedilmelidir. Bu nedenler bulunup mahkum edilmediğinde düzeni güçlendiren bu tür politikalar devam edecektir. Başkalarının politikalarına yedeklenenlerin kendisinin bir alternatif olamayacağı açıktır. O halde, böyle bir muhasebenin kaçınılmazlığı da ortadadır.

Başka güçlere yaslanarak varolmaya çalışmak, solun kendi iddiasını, ideolojisini yadsımaktır. Solun çeşitli kesimlerinin tarihi aslında bu konuda ibretliktir. Güç olmayı, çeşitli sosyalist ülkelere dayanmakta bulmuş hareketler, bu dayanaklarından yoksun kalınca, herkesin bildiği gibi, politik ve ideolojik olarak da ayakta kalamamışlardır.

Başka güçlere yaslanma anlayışı, her koşulda aynı siyasal sonucu üretecektir. Düzen içi güçlere yaslanarak politika yapmaya çalışanları bekleyen akıbet aynıdır.

Düzen içi güçlere, düzen içi politikalara yedeklenilerek politika yapmak, belki bazıları için geçici güç ve imkanlar sağlayabilir. Örneğin “Darbeye dur de” platformuna, eylemlerine katıldıkları, AKP’nin kapatılmaması konusunda olağanüstü bir aktiflik gösterdikleri noktadan itibaren AKP’ci basın yayın kuruluşlarında ÖDP’nin genel başkanına cömertçe yer verilmesi böyle bir şeydir. Ama bu tür “imkanlar”, geldikleri gibi giderler ve geride de pek bir şey bırakmazlar.

Örgütsel, ideolojik ve politik bağımsızlığını, ilkelerini korumayanlar, siyaseten güç olamazlar. İktidar alternatifi bir güç haline gelemezler. Güçlenmeleri hep geçici kalmaya mahkumdur.

Oligarşik iktidara, Genelkurmayı ve AKP’siyle emperyalizme bağımlılığı ve faşizmi sürdüren tüm güçlere yönelmeyip, düzen içi güçler yanında saf tutan politika ve taktikler, düzeni güçlendirip devrimci demokrat güçleri zayıflatır.

Devrimci, demokat, ilerici güçlerin, kontrgerillaya karşı olan güçlerin çizgisi AKP paralelinde olmamalıdır. Kontrgerillaya karşı izlenecek tek devrimci çizgi, hiç kuşku yok ki devrimcilerin çizgisidir; kontrgerillaya karşı adalet ve demokrasi için yürünecekse, devrimcilerle birlikte yürünülecektir.

Biri düzen içi, biri düzene karşıdır; biri düzen güçlerine yedeklenmeye denk düşerken, diğeri oligarşi içi çatışmaya karşı bir alternatif oluşturma anlayışını ifade eder.

Kontrgerillaya karşı izlenecek tek devrimci çizgi, hiç kuşku yok ki devrimcilerin çizgisidir; kontrgerillaya karşı adalet ve demokrasi için yürünecekse, devrimcilerle birlikte yürünülecektir.

Yürüyüş , sayı: 158, 10 Ağustos 2008


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30