22.11.2008
23.08.2008 14:15

“Partileşmek” başlıklı birlik önerisi, tasfiyecilik yolunda legalleşme önerisidir!

 

Komünist partileri parlamento mezarlığına gömülemez!

 

“Yüz Fikir” köşemizin yazarı sayın Muzaffer Oruçoğlu’nun “Partileşmek” başlıklı yazısındaki kimi noktalar üzerine değinmeyi zorunlu gördük. Yazının geneline bakıldığında “Partileşmek” başlığı hatalıdır, “Legalleşmek” demek daha doğru olurdu. Zira beğensek de ,beğenmesek de parti-partiler zaten var. Legali yok, önerilen de legalleşmektir ve orda birleşmektir. O halde doğru başlık, legalleşmek olmalıydı. Dahası, legal partide birleşmek, en doğru başlık olurdu.

Oruçoğlu, yazısında aynı kökenden geldiğine inandığı hareketlerin birliğini savunmaktaydı. Ancak kökenin bir yere dayanması başlı başına yetersiz bir yaklaşımdır. Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizmi, Marksizm’in üç temel dayanağı-kökeniydi. Ama açık ki, Marksizm, bu üçayakta da bunlardan başka bir şeydir. Marks, Hegel diyalektiğini aldı-ona dayandı, ama onu ters-yüz etti. İbrahim, TİİKP kökenlidir. Lakin ne Marks Hegel ile birleştirilebilir, ne de İbrahim TİİKP ile birleştirilebilir. Ama Marks, Lenin’den Mao’ya ve onun takipçileriyle birleşebilir-birliktir de. Armutlar ayrı torbada, elmalar ayrı torbada olur, hamlar ağaçta bırakılır, değmişler toplanır, kökenleri aynı olsa da. Daima bir ikiye bölünür, ama iki bir olmaz.

Atılım’ın AEP kökenli olduğunu söylemek daha isabetli ve bilimsel olur. Anarşizm, Troçkizm, reformizm ve sendikalizm-ekonomizm, Marksizm’den çıkan sapmalardır. Ne var ki, bunların hepsi ideolojik anlamda Marksizm’in düşmanları olup, mevcudiyetleriyle onunla asla bir değildirler-birleşemezler. Atılım, Maoist güzergâhta değil, Hocacı güzergâha oturmaktadır. Özetle, gerçek olan budur. Gerçeğin çarpıtılarak ifade edilmesi, saklanması ve muğlâklaştırılması, Atılım ile diğer iki gazete arasındaki derin farklılığı ortadan kaldırmayı başarmaz. Zira bu yalnızca Oruçoğlu’nun çabasıdır.

Yeriyken bir parantez açalım; İşçi Köylü gazetesine, temel meselelerde aramızda ciddi farklılıkların olmadığı ve ayrı durmamızın anlamlı olmadığına dair tartışmaları geçmişte çokça yaptık ve bu konuda hala farklı düşünmemekteyiz. Bu reel bir durum. Bu realiteye karşın, Devrimci Demokrasi, İşçi Köylü ve Atılım güçlerinin birleşmesi önerisi gerçekçi olmasa gerek. Fikir jimnastiğinden öteye pratik bir değer taşımaz. Teorik açıdan da subjektif bir öngörü. Özü bakımından çürük olup, ölü doğmuş bir fikir. Ne kadar iyi niyetli olursa olsun, nesnel zemini olmayan fikir ve planlar, gerçekten uzak, soyut teoriler olarak kalıp işe yaramazlar.

Parantezi biraz genişletelim. “Partileşmek” başlıklı birlik önerisi yapan yazıda, sübjektivizm kusurunun belirgin olduğunu söylemek durumundayız. Gerçekliği içeriden ve yakinen tanımadan, salt kimi kokular almakla yetinip siyaset ve teoriler üretmenin sübjektivizme yol açacağı anlaşılırdır.

Tüm gerçeği hasıraltı edip, önerildiği kapsam, biçim ve güçlerle birlik için pratik-teorik çabaya girip adım atmanın akıllıca olmayacağı kabul edilmelidir. Birlik önerisinin temeli zayıf olup, gerçekçi yan ve gerekçeleri son derece yoksul olduğu gibi, yazıdaki gerekçe ve mantığı da cılız ve tutarsızdır. Sayın yazarımızın tüm derinliğine rağmen, bu fikrinin-fikirlerinin “yalın kat” olduğunu söylemeliyiz. Anılan güçlerin ideolojik muhtevaları, devrim programlarıyla somut yönelimleri ve iç durumları göz önüne alınmadan ve farklılıklarına kayıtsızlıkla, müşterekleri zayıf olan güçlerin, Kuruluş Kongresi ve Örgütleme Komitesi’ne uzanan birlik sürecine oturmaları, fevkalade uzak ve zor bir ihtimaldir.

Oruçoğlu, farazi bir tartışma yürütmüştür. Sorunu başından yanlış ortaya koymuştur. Öncelikle “herkes sosyalist bir parti çatısı altında birleşme görüşünde ise” demiştir, ardından ise “gerekli iç tartışmaları yapıp görüşlerini berraklaştırmalıdırlar” demiştir. Birleşmek için ideolojik, teorik, programatik görüşlerinizi vb biçimlendirip, aynılaştırıp ondan sonra da birleşin denilmektedir! Oysa olması gereken birlik zemini bulunuyorsa, birliğin gündeme getirilmesidir. Bu zemin ise esasta öncelikli olarak ideolojidir. Oruçoğlu ise ‘bütünlüğünüzü bozun birliğe varın’ diyor. Ancak unutuyor ki, ideolojik harman benimsenemez.

Kaldı ki, Devrimci Demokrasi olarak çizgimizde netiz, esasta bir çizgi hoşnutsuzluğumuz, genel siyasi çizgi sorunumuz yok. Dahası, diğer gazete-güçlerle aramızdaki ayrılıklarda netiz, durduğumuz yeri bilmekteyiz. Maoizm’den taviz verilemez! Bu hesaplaşma 1978’de tamamlanmıştır, geriye dönülemez! Yönümüz ileriye doğrudur. Birlik hedefi ve gündemimiz de bilinmektedir. Kiminle birlik, nasıl bir birlik sorularına fazlasıyla yanıt verilmiştir zaten, yinelemeye gerek yok. Birliğin ne şekilde olacağı da söylenmiştir. Açık ki, yazarımızın birlik anlayışı kaba ve öznel olup sakattır.

Gördüğümüz kadarıyla İbrahim “kökenli” olmak, öngörülen birlik için tayin edici önemde ele alınıyor. Eğer böyleyse, bu da isabetli ve doyurucu değildir. Atılım’ın İbrahim’in ideolojik-politik-örgütsel hattı ve teorik tespit ve tahlilleriyle bir yakınlığı bulunmamaktadır. Beyan ve savunuları bunu açıkça göstermektedir. Üstelik söz konusu hareketin oluşum süreci İbrahim “kökenli” hareketten ibaret değildir. Bizler ise, tam tersi İbrahim’i bütünlüklü olarak sahiplenmekteyiz. Geliştirdiğimiz yanların olması bu gerçeği değiştirmez. Bize rengini veren ise kişiler değil, kişilerin ardına sığınma ise hiç değildir, ideolojidir: Maoizm’dir. Atılım için bunu iddia etmek, oldukça büyük bir zorlama olur, üstelik kendileri dahi bunu iddia etmiyorken.

Komünist ve devrimci güçlerdeki dağınıklığın giderilmesi ve mümkün olan birliklerin sağlanması görevi elbette ertelenemez, devrime bırakılamaz. Yazık ki, birliğin sağlanması ve dağınıklığın giderilmesi, ha dendiğinde olacak işler değildir. Bilakis süreç ve izlenecek yöntem meselesidir. Bilinen mevcut farklılığa sahip devrimci güçlerin birliği ise, büyük gelişme;  ciddi dönüşümlerle mümkündür. Bu gerçeklik de bizi, herhangi bir partinin ciddi siyasi-örgütsel güç olup, ideolojik-teorik etkisini diğerlerine özellikle pratiğin diliyle tesir ettirip kendisini bilimsel olarak ispatlayıp kanıtlaması şartlarına götürür. Açık alanda ortak tepki ve eylem birliğinde, dar grup çıkarlarıyla hareket edip bu düzeyde ortak hareketi beceremeyenler, büyük birliklere hiç gelemezler. Kabul edilir ki, şu veya bu düzeyde ortak hareket edilmesi veya birliğin sağlanması, tek tarafın istem ve iradesiyle değil, karşılıklı muhatapların ortak irade ve tutumlarıyla birlikte temel paydaların varlığıyla mümkün olabilir.

Yazarımız ikinin bir olamayacağını kabul etmelidir. İbrahim “kökenli” olmak kendi başına birlik sağlamaya yetmiyor. Bunu yazarımız da çok iyi bilmektedir. Aslında yazarımızın esas olarak söylemiş olduğu şudur; “Bırakın kuru ideolojiyi, ilke ve örgüt gibi dar meseleleri. Bunlar önemsiz meseleler. Ne çizgisi. ‘Bu kireçleşmiş’ kalıpları atın bir kenara. Amaçta birleşmeniz yeterdir”. Bu durumda yazarımız, İbrahim kökenliler sözü ve gerekçesi yerine başka ifade kullanmalıydı.

Büyük öğretmen Lenin yoldaşın bir anarşistle yaptığı yolculuk sohbetinin akıbetini hatırlatmak isteriz. Dahası, Lenin yoldaşın haklı olarak söylediği; “Amaçta birlik olmak yalnız başına yetmez, ilke ve örgütte birleşmek önemlidir” sözlerini hatırlamak faydalı olacaktır. Bir anarşistle amaçta aynı düşündüğünü söyleyen Lenin, ilke, örgüt ve diğer tüm meselelerde aralarında uçurumlar kadar fark olduğunu söylemişti. Eğer amaçta birleşmek yetiyor ise amaçta anarşistlerle de birleşmekteyiz! Peki, bu durumda anarşistlerle birlik olmalı mıyız? Elbette hayır. Açık ki Lenin doğru söylüyordu, yazarımız ise hatalıdır.

Nesnel zemini olmayan bir uğraşa düşmek,  “havanda su dövmeye benzer”. Bizler, nicelik olarak zayıf da olsa komünist, sıkı, sağlam ve ilkeli bir partiyi koruyup geliştirmeyi ilke ediniriz. Çünkü biliyoruz ki, sağlam, ilkeli, sıkı örgütlenmiş ve devrimci görevlerde pişerek birikimler edinip dinamik bir misyon yaratılmadan, büyük gelişmelere ulaşmak olanaklı değildir.

EMEP, ÖDP gibi sosyalist partileri mi? Legalist reformist partileri sosyalist partiler olarak kabul edemeyeceğimiz, keyfi tercihimiz değil, olguyu doğru tanımlamamıza ve siyasi, ideolojik ve sınıfsal tahlil ve değerlendirmelerimiz gereğidir. İllegal parti örgütlenme ve örgüt esasları ortada dururken, bu niteliğe tezat duran ve özgünlüğümüze ağır saldırılarda bulunan, tasfiyeci reformist çizgileriyle ideolojik cephedeki mücadelemizin esas hedefleri arasında olan güçleri “sosyalist” değerlendirmemiz beklenemeyeceği gibi, bunlara sosyalist deyip, “sosyalist partiler birliği” gibi, geniş bir birliği hedeflememizi istemek biraz zorlama bir istem olur. Elbette gerçek sosyalist partilerle böyle bir şey düşünürüz, ama sosyalistlerle! Eğer bunlar (ÖDP, EMEP) sosyalist ise bizler neyiz? Zira aramızdaki uçurumlar görünmez değildir. Şayet onlar sosyalistler ise, bizler değiliz. Bizler sosyalist isek (bundan kuşkumuz yok) o halde onlar sosyalist değildir. Örgütçülük oyunu oynayamayız, dükkâncı da değiliz. Fakat örgüt de ilkeleriyle korunmalı, programıyla belirgin çemberi olmalı ve ölçüleri Mevlanacı olmamalıdır.

Oruçoğlu, özgülünde “birlik” tartışmasının daha göze çarpan kısmı birliğin hangi güçler arasında yapılacağı değil, hangi zeminde yapılacağıdır. İlki de es geçilemez elbette. Birlik, ideolojik birlik olmadan gereksiz bir çabadır. Ancak Oruçoğlu’nda hâkim olan yan esasta “legalleşmek” eğilimidir. Zira yazısında kökenleri aynı olan güçlerden ziyade bu güçlerin birleşeceği zemin olan “yasal parti”ye vurgu yapmıştır. Yasal partiye stratejik misyon biçmek ülkemiz koşullarında devrimin nasıl ve hangi araçlarla yapılacağını tahlil edememekten ileri geliyor. Strateji ve taktiğin karıştığı yerde devrim; ciddiyetle ele alınan, tırnakla kazılan bir süreç olmaktan çıkıp, düzen sınırlarına hapsedilmiş oyalamacadan ibaret kalmaktadır. Neden legal parti tartışması aktüel bir tartışma haline getiriliyor, legal parti sevdası neden birden hortladı, bu çok anlaşılır ve izah edilir değildir. Özellikle ülkemizde ve genel anlamda legal parti, devrimin örgütlenmesinde stratejik bir unsur görevi göremez. Ama legal parti sevdası tasfiyeciliğin bir aracı olabilir ve bu tehlikeli bir doğrultudur. Emperyalizmin silahlı mücadelelere saldırıp tasfiye etme stratejisinin bizlere de uzanan bir kuşatma atmosferi yarattığı açıktır. Düzen sınırları içerisinde oyalanmak isteyen varsa, onlar sonsuza kadar orada eğlenebilirler. Ancak, siyasal iktidar derdi olanlar, varlığını buraya hasır edemezler. Onlar her şeye rağmen iktidarın neyin ucunda olduğunu bilir ve buna uygun konumlanırlar. Ve tabiî ki uygun koşullarda her aracı önemine uygun olarak devreye sokmaktan da sakınmazlar. Onlar için bu taktik bir meseledir, stratejiye hizmet edecek şekilde ve koşulda bu taktiği devreye sokarlar. Evet, onlar hiçbir mücadele biçimini ilke olarak reddetmezler. Lakin strateji ile taktiğin uyumu ve ayrışımına ve taşların yerli yerine oturtulmasına önem vererek, ilkeleri silikleştirmez her şeyi tek torbaya koymazlar.

İhtilalci mücadeleyi kafalarında bitirip legalizmi ve reformizmi bayrak edinen düzen içi çırpınışlar, “sınıf mücadeleleri tarihe karıştı” gibi neo-liberal zırvaların zımni savunucuları durumundadırlar. Sivil toplumcu, Avrupa merkezci, proleter devlet ve diktatörlüğü reddeden görüşlerin bugün aldığı özgün biçim, daha çok radikal mücadelenin tasfiyesine dayanan, stratejik legal parti savunusu biçimindeki parlamentarizmdir. Toplumlar tarihi, çağımızdaki sınıf mücadeleleriyle ilerleyip “tarihin sonu” olmadığını bilumum neo-liberal ideologlara ve etkilerindeki uzantılarına gösterdi-gösterecektir. Dünyanın birçok yerindeki Maoist mücadelelerin gelişim seyri ve örgütlenmeleri “gül dikeni” misali gözlere batarak zaten bunu göstermektedir.

Lenin, devrimci sınıf çizgisinde ısrar edince, bilumum burjuva çevreler ve orta yolcu oportünistlerce “dar kafalı, kavgacı, hırçın haylaz çocuk, dogmatik kalıpçı, anarşist, uyumsuz” vb damgalamalarla küçümsenip hor görüldü. Mao, bağımsız devrimci sınıf çizgisinde ısrar edince, yine benzer çevrelerden emperyalistlere kadar malum kesimler aynı deyim ve horlamaları Mao’ya da yaptılar: “Köylü kafalı, kavgacı kabadayı, yaramaz, huysuz çocuk, statik, eski kafalı, çağa uyum sağlayamayan” vs.

Peki, ne oldu, sınıflar mücadelesi ve toplumlar tarihi Lenin ve Mao’yu doğrulayarak küstahları ve sözüm ona büyük bilgeleri tarihin gerisine bıraktı.

Biliyoruz; strateji, ilke, örgüt, diktatörlük-devlet, ideoloji, radikal mücadele ve hatta sınıf savaşı gibi ifadeler kullandığımızda bizlere de ağız büküp küçümseyenler, geri kafalı statikler, çocuklar vb diyenler var ve olacaktır. Varsın büyük adamlar öyle desinler, bizler karınca kararınca çabamızı büyütmeye çalışacağız. O amaç için bir kum tanesi olarak ihtiyaç duyulan harca tereddütsüzce karışacağız. “Değişik görüşlerle tek bir sosyalist partinin çatısı altında olmaya” da diyeceğimiz var. Lenin der ya; bir papaz gelir de Bolşevik Parti içinde örgütlenip partinin çalışmalarını yürütürse, bizler için bir sorun yoktur, o onun sorunudur. Yani, papaz komünist partinin ilke ve kararlarını kabul eder devrime hizmet ederse, bizler buna ne diyebiliriz ki? Zira papaz ya da rahip idealist dünya görüşünü terk edip Marksizm’i benimsemiştir.

Nihai Amacı Özel Koşulun Somut Direktifi Haline Getirmek Felsefi Sefalettir!

“Her iktidarın doğası, en geniş kitle demokrasisine karşıdır”. Oldukça karışık ve popülist söylemden öte bir anlam ifade etmiyor yazarımızın dediği. Zira “iktidarın gelişip güçlenmesi, özgürlüğe doğru olmaz” demektedir. Anlaşılan o büyük özgürlük imkânsız görülüyor-imkânsızlaştırılıyor.

Bildiğimiz kadarıyla, burjuva demokrasisi, Halk Demokrasisi ve Sosyalist demokrasi var, “kitle demokrasisi” neme nem şeydir, pek vakıf değiliz… Yazarımızın söylediği “en geniş kitle demokrasisi” bir bakımdan komünizmi işaret ediyor. Ama sanırız orada da demokrasiden bahsedilmez. Demokrasi gömleği, komünizme oldukça dar gelir ve demokrasi orada gericidir.

Başka türlü “en geniş kitle demokrasisi” nerde, nasıl olabilir, kurgulayamıyoruz. Proletarya diktatörlüğü tüm biçimleriyle, halk için demokrasi ve gerici sınıflar için diktatörlüktür sözü yalan değildir. Zira proletarya diktatörlüğünün biçimleri-bu iktidarlar, halkın çıkar ve menfaatlerini en gerçek temsil eden iktidarlardır. Proletarya diktatörlüğü ve onun parçası olan Yeni Demokratik İktidar, halka baskı uygulayan değil, ama mümkün olan en geniş özgürlüğü tanıyan ve mümkün olan en geniş demokrasi koşullarını taşıyan öz ve niteliktedirler. Bu bakımdan halk iktidarları ve direkt proleter iktidar, bu kesimlerin iktidarıdır. Bu yalan değildir. Evet, “en geniş demokrasi” ve özgürlüğü uygulayamazlar, bu doğru. Ama mümkün olan en geniş demokrasi ve özgürlüğü uygularlar. Bu da keyfi değil, tarihsel ve toplumsal şartların zorunlu sonucudur. Bunları göz ardı ederek “en geniş demokrasi” savunusu, burjuva özgürlükçü anlayıştır. Yazarımızın söylediği sınıflar ötesi için söylenen, sınıflar dışı görüşlerdir. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” liberal felsefesinin soldan yükselen bir başka türevidir, “en geniş demokrasi” fikri. Tabii ki sınıflı toplum gerçeğinde böyledir, sınıfsız dünya için değil.

Savunulan anarşizmden başka bir şey değildir. Proletaryanın da, halkın da iktidarına karşıdır özünde. Sınıf mücadelesi, sınıf iktidarı uğruna ve bu iktidarın devletin sönümlenmesi içindir! Eğer bu iktidarlar, “özgürlüğe doğru değil”se sınıf mücadelesinin anlamı yoktur. Söylenen budur özünde. “İktidarın gelişip güçlenmesi, özgürlüğe doğru olmaz. Özgürlük, iktidar zayıfladıkça güçlenir. Modern komünizmin en önemli hareket noktasıdır bu”.

Proletaryadan başka hiçbir sınıf kendi iktidarına da son vermek üzere yola çıkmış ve bu cüret, derinlik ve açıklığa sahip değildir. Bu onun en ayırt edici ve üstün özelliğidir. Bunlar doğrudur ve yazarımızın söylediklerinin tersini doğrular. Yazarımız, “her iktidar” diyerek, proleter iktidar ve onun biçimlerini, diğer gerici, burjuva iktidarlarla aynı kefeye koymaktadır. Oysa bu iktidarlar özellikle öz itibarıyla birbiriden tamamen farlıdır! Proleter sosyalist iktidar biçimlerinin; mümkün olan en geniş özgürlüklerden yana olup ve uyguladıkları, büyük özgürlüğü hedeflediği ve üretici güçlerin gelişmesinin önünde köstek olmayıp bunlara uygun üretim ilişkilerini hâkim kılarak üretici güçlerin önünü açtığı, sınırsız özgürlük doğrultusuna sahip olup, kişisel yetenek, yaratıcılık ve gelişmeleri olanaklı kılarak, büyük hürriyet hedefiyle var olduğu inkâr edilemez. Bu iktidar ya da iktidarların gelişmesinin özgürlüğe doğru olmadığını iddia etmek paradokstan başka bir şey değildir. Marksizm, İktidar kavramını kaba toptancı, formel mantıkla ele alamaz, iktidar kavramının genel-ortak yanları gibi özellik ve özgüllüklerini de ele alarak ayrıştırır. Öz ve niteliklerine göre iktidarları, gerici-ilerici, devrimci-karşıdevrimci, burjuva-proleter gibi yanları net ve belirgin hatlarıyla birbirinden ayrıştırır. İktidar iktidardır deyip işin içinden kolaycılıkla çıkılabilinir mi? Hayır. Proletarya ve geniş halk kitlelerine baskı, zulüm ve sömürü olan iktidarla, salt gerici sınıflar üzerinde baskı ve zor aygıtı olan proleter iktidar biçimleri bir ve aynı olabilirler mi? Hayır. Diktatörlük olmaları itibarıyla bütün iktidarlar biçimde benzerdirler. Ancak öz itibarıyla kesinlikle benzemez ve aynı değildirler. Mesele, birinin azınlığa, diğerinin çoğunluğa baskı ve zor uygulama farklılığında da değildir. Daha ziyade, birinin gerici, diğerinin ilerici; birinin gelişmenin ve toplumlar tarihinin ilerlemesinin önünde engel, diğerinin ise engel olmak bir yana gelişme ve ilerlemenin önünü açıp bunu sağladığı, birinin geri-karanlığı, diğerinin ise aydınlığı-geleceği temsil etmesinde yatmaktadır.

Diyalektik materyalist felsefenin Maoist aşaması; şeylerdeki gelişmenin varabileceği son kertesine kadar yaşandıktan sonra, tersine veya başka bir şeye dönüşür, yeni bir süreç ortaya çıkar der. Bu yalan değil, derin diyalektik materyalist felsefedir. Öyleyse şunu söylemek doğru olacaktır; iktidarın ortadan kalkması için onun gelişme dinamiği taşıdığı müddetçe gelişmesi olağan bir gelişme ve yasadır. Koşulları doğmadan, bu koşullar olgunlaşıp elverişli hale gelmeden hiçbir şeyin varlığına son vermesi ve başka şeye veya zıddına dönüşmesi gerçekleşemez.

Mao, proletarya diktatörlüğünün ortadan kalkmasının koşullarını, proletarya iktidarı-diktatörlüğün gelişip güçlenmesi olarak açıklar. Ve bu doğrudur da. O halde, yazarımızın “iktidarın gelişip güçlenmesi özgürlüğe doğru olmaz” söylemi gerçeği yansıtmıyor. “Özgürlük, iktidar zayıfladıkça güçlenir” sözü, bir bakıma doğru ama bir bakıma ve yazarın koyduğu anlayış bütünlüğü içinde esasta hatalıdır. Proletarya iktidarı-devleti, özgürlükleri büyütüp genişleterek, kendisi küçülür ve söner. Bu bakımdan iktidar zayıfladıkça özgürlük daha büyür, güçlenir. Ancak, iktidarın yeterince güçlenmeden zayıflaması, özgürlüğü güçlendirmez, kaotik anarşizme yol açar. Özgürlüğün kendiliğinden gelişip büyümesi beklenemez. Bunu sağlayan irade proletarya diktatörlüğü-devletidir. Proletarya devletinin gelişmesinin yönü sönmeye doğrudur. Ancak gelişmesiyledir ki, sönmesinin şartlarını yaratır. Yalın bir şekilde, “iktidar zayıfladıkça, özgürlük güçlenir” söylemi belirsiz olup, yanlış çağrışımlar yaratmaktadır. Her türlü iktidara nihai olarak karşı olmamız, her tarihsel-toplumsal şartta “iktidarı zayıflatalım” şiarına doğruluk kazandırmaz.

Kısacası, “proletarya iktidarı gelişip güçlendikçe özgürlük güçlenir-büyür” demek doğrudur. Sonuç olarak; bütün bunları yazarımız çok iyi bilmektedir. Ne var ki; yazarımıza hâkim olan hava, artık meselelere ideolojik, sınıf eksenli bakış açısından öteye bir yaklaşımla bakmaktır. Bu bakımdan; “Mao şunu söylemiş, MLM ölçü ve ilkeler bunu anlatır, proletarya diktatörlüğü şudur, gibi tartışmalar; eskimiş, kireçlenmiş, bir bakıma değersiz şeylerdir. Ve bu takıntıları aşmak gerekir” tarzındaki liberal yaklaşımıdır. Ki, yazarımız, bu yazdıklarımızı çok iyi bildiği halde, proletarya iktidarına yönelen “iktidarı zayıflatma” propagandası yapmakta ve tezat ideolojik-politik temsiller olan, proleter sınıf partisiyle küçük burjuva sınıf-siyasi temsilcisi olan partilerin birliğini önererek savunmaktadır. Böylece, AEP revizyonizmiyle Maoizm’in hesaplaşması ve ayrışımını yok saymaktadır.

Yazarımızın cesaret daveti; içtendir ama kabul edilmezdir. Cesaretli olmayı benimseriz. Korkunun asla geliştiremeyeceğini düşünmekteyiz. Akıl ve cesaretin birleştirilmesini ise en makul ihtiyaç olarak görüyoruz. Ne var ki, Liberal küller altında aşınma haline geçmeyi ne cesaretli adım ve ne de Maoist teori ve duruşu aşma yönelimi olarak saymaktayız. İllegal devrimci partiyi, legal parti tabutuyla parlamento mezarlığına gömme doğrultusunu, tarihsel ve toplumsal şartların ahenkle onayladığı nesnel isabetten uzak ve güçlendirmekten yoksun olduğunu fark etmekteyiz.

Maddi dünyanın bilinci belirlediği doğrusuna binaen “nasıl yaşıyorsak öyle düşünüyoruz” belirlenmesinin doğruluğuna bir kez daha rastlayarak inancımız tazelendi. Unutulmamalıdır ki, özeli genelden seçip ayıramayan her yaklaşım başarı değil, başarısızlık yolundadır.

Devrimci Demokrasi, sayı: 137, 17-31 Ağustos 2008


YAZICIYA GONDER


November
Mon Tue Wed Thu Fri Sat Sun
27 28 29 30 31 1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30